ali aycil

.

kötüadam's picture
1-hatırladığım kadarıyla

hatırladığım kadarıyla merdiven dergisinden celal fedai kendisine acaip dokundurmalar yapmıştı bir yazısında...

erkanyar's picture
2-bitkin Ben aslında, bir

bitkin

Ben aslında, bir zamandır bitkinim. Ne büyük fikirler, ne vitrinlerin değişip duran rengi, ne de mevsimlerin bir biri ardınca göz kırpması, dilimin ucundaki ölü kelimelere can vermeye yetmiyor. Cezanne’ın tablolarındaki yorgun kahramanlar, sanki benim gözlerimden izliyorlar dünyayı. Kimse, ne düşündüğümü, baktığım yerde neyi gördüğümü anlayamıyor.

Küçük bir iktidar uğruna telaştan uykuları kaçan arkadaşlarım, yüzümü hala daha kırların masumiyeti içinde düşleyen kardeşim, dalgınlığımda değerli bir yan olduğunu sanan okumuş kızlar, fikrimi merak eden taksi şoförleri ve çoğu şair, edebiyatçı arkadaşlarım, defalarca ağzımda çiğneyip yıprattığım bir dünyanın eski ahalisinden başkası değiller artık. Dürüst olmalıyım! Ansızın hayretimi kabartan kimi vakitler dışında, bu yıpranmış âlemi bir fakirin dizlerine yaptığı yamadan daha kıymetli bulmuyorum…
Ben aslında, bir zamandır olanlara sebep aramayı da meraklı insanlara bıraktım. Beklediğim durakta, otobüsün ne zaman geleceğini umursamadan, boş gözlerle caddeye bakıyorum uzun uzun. Biliyorum ki insan, gözü açıkken bakmaya mahkûm edilmiştir ve biliyorum ki zaman, mekâna adaletle yayılmıştır. Ne baharın daha güzel olduğu, ne de vakitlerin daha çabuk geçtiği bir yer yoktur dünyada. Her nereye bakarsam bakayım, içimdeki pencerenin sınırladığı yerden daha fazlasını görecek değilim. Hem bu mümkün olsa bile, yeşerenin solduğundan, yapılanın yıkıldığından, doğanın öldüğünden öte ne anlatacak bana hayat. Bilmiyor muyum sanki, insan, kendinden başka hiçbir yerin yerlisi değildir. Bilmiyor muyum sanki, insan, ilk insandan beri yalnızca bir tekrardan ibarettir. Dünyaya bir kez atılıp, eşyaya bir kez dokununca, merak edilecek ne kalıyor geriye. Ne kalıyor, ömrün her ucunda, faniliğin oturduğunu kavramaktan başka…

Ben aslında bir zamandır kendi faniliğime misafirim. Binlerce yıldır kurulup yıkılan sayısız kent, bende sergiye çıkarılmış basit bir merasim yerinden ibaret, o kadar. Hangi mimar, son taşını tutkuyla yerleştirdiği köprüden, bir zalimin geçmesini engelleyebildi; hangi meydan, silip atabildi üzerine sinen veba kokusunu. Kendi taşlarını ezdirmemek için, ahalisinin boynunu istilacının kılıcına uzatmayan tek bir şehir bile tanımadım daha.

Şehirler bile büyüklüklerini, verdikleri başların çokluğuna bağladılar. Ki bunun adını direnmek koydu tarih. Tarih, yani çulluklar gibi kanadını yıllara çırpıp duran o sahtekâr yosma, hiç boşuna uğraşmasın cesaretle, mazgallara tüneyen korkaklık arasındaki farkı anlatmaya. Uğraşmasın, çünkü ben, cesurun kanından sızan katili de, korkağın göğsünde saklanıp duran zanlıyı da, ilk insanın oğullarından beri tanıyorum. Herkes, kendi faniliğine bahaneler aradı bunca zaman; bazen katil koydular o faninin adını, bazen fatih, bazen hekim, bazen rençper ve âşık…

Ben aslında bir zamandır dünyayı, aşk tarafından kirletilmiş bir yer olarak görüyorum. Aşkın bedenden başka bir yurdu olduğuna inananlar bile, onun ilkin balçıklarında bir haz bırakmasını istiyorlar. Oysa ben aşkın, daha yere mi yoksa göğemi ait olduğunu anlayamadan mağlup oldum ona. Beatrice’in mihmandarlığında cennete gezen Dante’yle de, aşkın hallerini yoğurup duran Rüşt’le de yok bir akrabalığım. Biliyorum ki aşk bir kaybediştir ve o büyük kaybedişin ardından bütün sözcükler ölümle cezalandırılmıştır.

Öyleyse her gün kulaklarımı işkâl eden, her gün dişi bir tümör gibi çoğalıp duran bunca aşk sözcüğünün anlamı ne? Bu lanetli aşk ormanında hangi çocuk masum, hangi ergen diri, hangi kadın anne kalabilir? Elbette bilimsel bir çözümü var bütün bunların. Her yenilgiden sonra tamir edebilirler, her geri kaldığında bir kez daha ayarlayabilirler kalbi. Eğer böyle böyle istila edilmezse, insan kendi kalbinin altında kalabilir; bunu iyi biliyor eşyanın ustaları…

Ben aslında bir zamandır, insanlıkla birlikte kendimi istila etmekle meşgulüm! Bir tarafım olmadığı halde, bir tarafım varmış gibi konuşmalar yapıyorum mesela. İnanmadığım halde topraktan, beklemediğim halde istikbalden bahsediyorum. Oysa iyi biliyorum ki dünya, bir meleğin kanadında titreyip duran bir su damlasından daha ağır değil. Bütün bitkinlikler, bütün meraklar, bütün aşklar, bütün kentler ve tarih, o su damlasının içinde saklı. Orada geçmiş de yok gelecek de. Bir tek “an”ın iniltisi koca bir tarih tutuyor işte…

İyi de, bir cahilin kendi hafızasını dişlemekten başka ne işe yarıyor, bütün bunları bilmek!

ALİ AYÇİL

ahaş's picture
3-"sur kenti hikayeleri" nin

"sur kenti hikayeleri" nin yazarı desem; olmuyor. hikayeden başka birşey.
tamam: "sur kenti(hikayeleri)" şairi.

susanadam's picture
4-mostar dergisi editörü.

mostar dergisi editörü. kitapları artık timaş'tan çıkıyor...

erkanyar's picture
5-Hem Yaralı Hem Yakını Bir

Hem Yaralı Hem Yakını Bir Yaralının

Hem yaralı hem yakını bir yaralının

kırıldı kuş sesinden direkleri dünyanın, kaldım eşikte sübyan

kaldım cümle ovayla temmuzun köklerinde, yaşlanmış ağaçlara dert oldum.

Kimi görsem dedim işte burdayım, iki ince boynumun arasında

kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan.

Yürüdüm benle birlik ağır bir halk yürüdü

suya baktı ağırdı, güze düştü ağırdı, yola vurdu ağırdı.

Bir sabah dünya boşken kalkıp sordum kendime: neyin var taşınacak?

şu kırık dal sesinden, şu tökezleyen ırmak gürültüsünden başka

neyin var sen gidince aklı sende kalacak!

Şehirden Erzurum kitaplardan Krişna

üzerime uzattım gerneştikçe yorgun düşen evleri, hiç yaşlanmadı akşam

hiç yaşlanmadı bana bütün ana dillerden kar toplayan çocuklar.

Kurutulup saklanmış bir hayatım yok diye beni boşladı kışlak

indim aşağılara, ilk seferde dürülmüş sancak gibi açık kaldı maceram.

Hangi kavşakta dursam çatallı bir acıyım.

dağınık bir toy yeri, emanet bir elbise, bir ince kopuz sesi.

Yok yerlere yön oldum; her hayrata okuttum bu şaşkın kitabeyi

ki çözülsün insanların insanlara dokunduğu sınırda neden ellerim çolak

ve neden baktığımda büyüyor ölü balık gözleri.

Yurtsuz Marek* beni çiz benden başka göçmen yok

boştu varlığın evi iki ince boynumla salındım ortalıkta.

Bak nasıl da oturuyor üstüme sararmış otlakların uzaktan görünüşü

trampetler çalınca toz kalkan bir kasaba gibi duruyor yüzüm

soyuldu her bir yanım günlere yapışmaktan, hâlâ sütten kesilmedi bu yara.

*Marek Brzozowski. Göç temasını işleyen Polonyalı bir ressam.