ilgili güzel bir yazı. 26 ekim 2007 vatan gazetesinden tuğçe baran yazısı:
Bugünlerde “Kürt” olmak
Bir Kürt arkadaşım anlatıyor: “İki gün önce Nişantaşı’nda bir berbere gittim. Tıraş olacağım. İçerisi kalabalık. Bir yandan iş yapılıyor bir yandan haberler izleniyor. Her ekranda başka bir kanal. Girdik mi girecek miyiz..
Sonra DTP başkanı çıktı. Üzüntülerini söylemeye çalışıyorlar. Koro halinde küfür başladı. Kıyamet kopuyor. Televizyonu kıracaklar nereyse. Hep beraber bağrışmaya başladılar: ‘Kürtlerin tümünü kesmek lazım zaten, her tarafı bir güzel bombalayacaksın, taş taş üstünde bırakmayacaksın, Diyarbakır diye bir şey kalmayacak, gerekirse canlı canlı gömeceksin, hepsi hain bunların..’
Hadi bakalım! Sıkıysa görüş belirt. Sıkıysa de bakalım “Baba bombalamayı düşündüğün yerlerde benim anam, babam, kardeşim, anneannem, babaannem, dedelerim, yeğenlerim, kuzenlerim ez cümle bütün sülalem yaşıyor”. Bir elinde ustura bir elinde bir KÜRT kafası, hadi bakalım davet et o berberi akla mantığa!!..”
Hayır edemezsin. Zira hadise PKK aleyhtarlığından komple bir Kürt aleyhtarlığına döndü..
Ve Kürtler sanki sadece Diyarbakır, Van ve Hakkari’de yaşıyorlarmış gibi sokaklara ulu orta, en küçük bir frene basmaya gerek duymadan Kürt aleyhtarlığı yapılmaya başlandı.
Manava gidiyorum, küfür kıyamet, eczaneye gidiyorum küfür kıyamet, kuru temizlemeciye gidiyorum küfür kıyamet..
Sayın halkımız yine unuttu ki biz iç içe yaşıyoruz. Ve yine unuttu ki Kürt dediğin sadece inşaat işçisi değildir, Kürt dediğin sadece pazarcı değildir, Kürt dediğin sadece esmer değildir.
Müşteri diye taksine aldığın sarışın kadın, sakalını kestiğin reklamcı, evini kiraladığın bankacı, kaldığın “butik” otelin sahibi, çocuğunu teslim ettiğin öğretmen, zerzevat sattığın ve yazılarına pek bayıldığın köşeci DE pekala Kürt olabilir.
Ne yapsın şimdi onlar sen yanlarında Kürtlere dere tepe düz giderken? “Hepsi hain, hepsi işbirlikçi, hepsini bombalayacan!” dediğin zaman?
Bir başka Kürt arkadaşım ilkokul öğretmeni ve öğrencilerinden duyduklarından siniri bozulmuş vaziyette. “Evlerde küçük Kürt katilleri yetişiyor gibi gelmeye başladı. Nerelisiniz diye soracaklar diye ödüm kopuyor” diyor. İlkokul öğrencilerinden söz ediyorum dikkatinizi çekerim!
Beni facebook’tan bulan eski sınıf arkadaşlarımdan da gelip duruyor ırkçı mesajlar.. Hiç akıllarına gelmiyor belki ben bir Kürdüm?!? Eskiden bunu belirtmeye gerek duymuyorduk ama yani tipim göstermiyor diye olamaz mıyım? Bir batı ilinde beraber okula gittik diye Kürt olma ihtimalim yok mudur?
Kürt değilim tamam ama belki bir Kürt’le evlendim?! Çocuklarım yarı Kürt?! Eniştem belki Kürt?! Kuzenler yeğenler belki yarı Kürt?! Olamaz mı? Hayatında silah tutmamış yeğenlere, kuzenlere hain gözüyle mi bakacağım bundan sonra hanımefendiler beyefendiler küçük akıllarıyla böyle buyuruyor diye?
İpin ucu bir kaçtı, öyle böyle değil. Bugünlere Türk olmak ne kadar zorsa memleketin batısında bir Kürt olmak da o kadar zor anladığım kadarıyla.
Zaten fiili saldırıların da başladığını duyuyoruz oradan buradan. Basınımız da yer almıyorsa da kulaklara geliyor..
Nereye gidiyoruz nereye?
insanların sahip olduğu en değerli şey olan yaşam'ın bir kenara atılıp ölüm'üm şehitlik diye kutsallaştırıldığı bir toplumda kanın durması nasıl olacak bilmiyorum.diyebildiğim tek şey: kimse benim için ölmesin, istemiyorum.hiçbirşey bir insanın hayatı kadar değerli olamaz.şahinlerin savaş naraları attığı bir dönemde beyaz güvercinlere sarılmanın faydası asıl şimdi önemlidir...
hava soğuk (yazar silindi) - Çar, 24/10/2007 - 22:41#
kaçırılan akıl,giden sağduyu,kaybolan merhamet,akan salyalar,kan kokusunun davetiye çıkardığı vampirler ve kalabalıkları, cam gibi kırmaları kalpleri, sonra kezap gibi gözyaşları,yeşilçam filimlerdeki sezercik üstüne birde annesi sikilen,bacısı oruspu olup amcansının yarağını omzunda hep ağır bir yük gibi taşıyan emrah ve bu yarağın roketlere dünüşme sürecinin başkahramanları,şimdilerde ise askerlik şubeleri önündeki kuyruklar, ve kuyrukta ölen emekliler. kimse sevemedi zaten bizi ile latifdoğanları ,ferdileri,ha(kan) taşıyıcıları. parçala beni behçet, kurtar beni karamurat,atıl kurt gün senin günündür. Sevinçten ağzın kapanmıyor gün senin günündür.gözlerinde azrailin tırpanı,başını okşamadılar, kopar kafaları,seni hiç dinlemediler kes kulakları,sen hiç bütün olamadın kork bölünmekten.ve sen pkk neden uzak değilsin tüm bunlara ,koca bir yalansın..
"Sizinle aynı oksijeni paylaşmaktan nefret ediyorum"
ahmak-ı ha (yazar silindi) - Salı, 23/10/2007 - 12:22#
doğrusu pkk'lı değilim ama salak da değilim. sürekli pkk ayrı kürt ayrı diyenler bugün kürtleri ve pkk'yı aslında ayırmadıklarını gösteriyorlar. artık kürtler dışarda rahat dolaşamıyor. ee nolacak peki? özgür olmadıklarında tamam mı diyecekler, düşman gözler altında oldukları zaman tamam mı diyecekler!!! hayır, haysiyetli hiçbir kürt bunu kabul edemez. doğrusu bu nefret kürt halkına yöneldiğinde kürt halkı kendini koruyacak güçlerin yanında yerini alacaktır...
A.Turan Alkan'ın dünkü yazısına attığı şu başlık akıldan çıkarılmamalıdır: “İnadina itidal, inadına temkin”.
Zaman yazarı toplumca sıkıştırıldığımız köşeyi güzel özetliyor:
“Hesap, kitap, mantık, jeopolitik, reel politik gibi ihtiyat unsurlarını savunanlara algılama ve fren mesafesi tanınmıyor. Gitmiyor sürükleniyoruz. Düşünmemize fırsat verilmiyor, çekiliyoruz. Sözün ve siyasetin tükendiği yere sevk ediliyoruz. Bu öyle bir ortam ki, 'sâkin olalım, biraz düşünelim' sözü kolaylıkla ihânetin diline tercüme edilir. 'Bana hain, işbirlikçi, PKK yandaşı demesinler' korkusu ve baskısı siyasi aklı dumura uğratır, felç eder. Böyle pis meş'um bir psikolojik baskı havayı solunmaz hâle getirmekte.”
Alkan güzel özetlemiş; aynen, tıpa tıp böyle bir ruh hali içine süratle sürüklenmekteyiz.
Önceden de söylemiştim: toplumsal aklın bu şekilde dumura uğramasının önüne geçecek asıl güç hükümettir. Anamuhalefet partisi genel başkan yardımcısının “Ben Almanya'da büyükelçiyken benzer bir harekat için başbakanlığa çağrıldığımda 'Size mi soracağız' dedim” türünden açıklamalarla kendisini hepten kaybettiği, ikinci büyük muhalefet partisinin genel başkanının “olağanüstü hal” ilan edilmesini istediği şu –gerçekten- puslu günlerde hükümet –mutlaka- inadına itidal çağrısı yapmalı ve inadına temkinli bir politika yürütmelidir.
Çünkü işin rengi değişmiş, “asimetrik harekât” süratle “simetrik” bir hal almaya başlamıştır.
Başbakan'ın önceki gün terörle mücadele kurulu toplantısı ardından yaptığı açıklamaya hakim dil ve üslup son derece yerindedir. Hep böyle kalmasını diler ve isteriz.
Hükümetin PKK'nın son saldırısının hemen ardından “medya”ya yaptığı çağrı da çok yerindedir. Çünkü “Türk medyası” (“Kürt medyası”na benzer bir biçimde) hiç vakit kaybetmeden malum reflekslerinı sergilemeye başlamıştır bile...
Bu çerçevede özellikle bazı televizyon kanallarının sürdürdüğü kışkırtıcı yayınlar vakit geçirmeden -ancak böyle günlerde bir işe yarayabilecek olan- RTÜK tarafından incelemeye alınmalıdır.
Peki ya gazeteler, onların bir “üst kurul”u olmadığına göre buralarda sürdürülen sorumsuz gazeteciliği kim denetleyecektir? Tabii ki okurlardan başkası değil. Ofislerinde canı sıkıldığı için –olacak- kafalarına esen her kötülüğü sorumsuzca okurlarına aşılamaya çalışan kalemleri yola getirecek olanlar sadece onlardır.
İsterseniz bu “kafasına estiği gibi” yapılan gazeteciliği bir örnekten hareketle daha yakından tanıyalım:
Hürriyet yazarı bakın neler yazıyor:
“Hedefimiz, Barzani'nin, askeri ve ekonomik hedefleridir. Amacımız, oradaki 'Kürt rüyasını', 'Türk kâbusuna” çevirmektir. (...) Veya... En azından, o megalo ideanın fiyatının, onların ödeyemeyeceği kadar ağır olduğunu kafalarına çakmalıyız. Demeliyiz ki; Üç beş F-16, otuz kırk sorti; neticesi yirmi yıl geriye gitmiş bir Kuzey Irak'tır.”
Hiç şüphe yok; belli ki adamın canı sıkılıyor ofisinde...
Peki ya karşımıza “Amerikan F-16'ları” çıkacak olursa? Olur ya...
Canı sıkılan gazetecinin cevabı hazır:
“Çıkarsa onlar bilir. Bir İran, artı bir Suriye... Üzerine bir Rusya ekleyin. Ta Afganistan'a kadar uzanan bir coğrafya çıkar karşınıza. Buna, şimdi senden nefret eden eski arka bahçen Latin Amerika'yı da ekle. Kala kala, her olayda nötr kalan bir Avrupa... (...) Hesap oradaysa, terazi burada...”
Her insan gibi gazetecinin de canı sıkılabilir; ama bu sıkıntı ortaya böyle baştan sona saçma sapan bir rüya çıkarıyorsa, bu sonucun artık sadece can sıkıntısı ile açıklanabilir bir yanı yoktur herhalde.
Önümüzdeki örnek bu ülkede pek çok şeyi açıklayan seçkin bir örnektir bence. Yerle bir edilmiş bir Kuzey Irak'ın ardından İran, Suriye, Rusya ile bütünleşip koluna Chavez'i de takmış bir Türkiye! Saçmalığının ötesinde okurların aklına girmeye çalışan tehlikeli bir rüya da değil mi bu aynı zamanda?
Aman mukayyet olun; aklınıza, sağduyunuza ve vicdanınıza her zamankinden çok mukayyet olun... Bu toz duman içinde uçup gitmesinler...
Soluduğumuz atmosfer ağır, geçirdiğimiz günler zor ve tehlikeli. Adeta bir savaş yaşanıyor ve cepheden art arda ölüm haberleri geliyor.
Acı ve öfke büyük…
Tansiyonu arttıran sadece şehitler, rehin alınan askerler değil, aynı zamanda şiddet ve terör karşısında yaşanan itiraf edilmeyen bir çaresizlik, dahası Kuzey Irak'tan Barzani'den gelen meydan okuma…
Öfke "nesne" arıyor…
Kürtlere yöneliyor…
Taksim meydanında kovalanan ve dövülen Kürt genci, Bursa'dan Mudanya'ya basılan DTP binaları gibi bir dizi tehlikeli örnek var ortada.
Düşünceye ve demokrasiye yöneliyor.
Spor programlarında bile linç daveti yapılıyor. Kan kokusu alanlar, hesap görmeye çalışanlar da var. Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ü, basındaki liberalleri hedef gösteren, siyaseti aşağılayan "üç beş adam sallandırın iş çözülür" mantığı bir dil ortada cirit atıyor…
Koku, bir linç kokusudur…
Ve bu koku, Güneydoğu'dan gelen terör ve ölüm kokusu kadar tehlikelidir…
Bir iç çatışma ya da etnik gerginlik riski göz ardı edilemez durumdadır…
"Terör infilâkı açısından" karşımıza çıkan tablo da son derece ağır…
Belli ki taktik düzeyinde askeri açıdan ciddi bir zaaf yaşıyoruz.
Önce takipten dönerken 13 erin, ardından bir karakol baskınında 12'sinin kaybedilmesi, 8 askerin PKK'nın eline düşmesi askeri açıdan açıklama ister…
Stratejik düzeyde de önümüzde devasa bir boşluk var.
Nitekim siyasi mekanizma, toplum ve basın adeta gafil avlanmış, şiddet ve terör tarafından yönetilen bir konuma düşmüş durumda. Yeni bir terör hadisesinin içinde bulunduğumuz bu durumu daha da derinleştireceği açık…
"Siyasi açıdan" ise vahamet sürüyor…
Başbakan önceki gün yükselen tansiyonu düşürmeye çalışan bir çıkış yapmış olsa da, Türkiye'de kamuoyunun beklentisi git gide çaplı bir askeri ve siyasi güç gösterisi istikametinde gelişiyor.
Ankara bu konuda bir adım atmak zorunda olduğunu biliyor, ancak bu adımın riskleri gerçekten ciddi.
Ciddi zira, saldırılar açıkçası bildik PKK saldırılarından farklı bir görüntü taşımaktadır.
Ciddi zira, gerek hükümetin Irak'a yönelik "tehditleri", gerek Irak'tan gelen yanıtlar "mesele"nin her hangi bir "terörle mücadele politikası"nın çapını aştığını ortaya koyuyor…
Ciddi zira Türkiye'nin Irak'la karşı karşıya gelmesi gerçeği ve dünya tarafından Ortadoğu'nun istikrarsızlaşması algısı son derece yüksek... Nitekim ABD, Batı, Türkiye'yi bölgeden uzak tutmaya kararlı görünüyor, Irak Kürtleri de bu kozun üzerine oynuyor…
Bu veriler karşısında Türkiye'nin izleyeceği istikametle ilgili sıkıntılar bulunuyor.
Sorun terörün ötesinde…
Bu koşullarda terörün dindirilmesinin acil ve kesin reçetesi yok…
Buna karşılık terörü sona erdirme kabiliyetinin uzak büyük bir kuvvet gösterisinin bedelleri var…
Ankara bu açıdan akıl ile duygu, "siyasetçi zihniyet" ile "askercil zihniyet" arasında gidip geliyor, bocalıyor…
Türkiye muhtemelen terör hadiseleri artarak gelişmeleri tehlikeli ve irrasyonel bir şekilde yönlendirmezse, ortadaki riskler ve atması gereken adımlar arasında bir ara yol bulacaktır. ABD desteğiyle sınırlı bir operasyon bu ara yollardan birisidir.
Zor günler geçiyor…
Sivil çözüm girişimlerini tıkayan gelişmeler yaşanıyor.
Sokak riskleri ciddi boyutlarda dolaşıyor…
Bu koşullarda akıl ve itidal öne alınmak zorundadır. Ve bu konuda önce siyasi iktidara, ardından basına büyük iş düşmektedir.
Siyasi iktidar öfke siyasetini, basın ise duygu ve acı üzerine kurulu popülizmi bir kenara itmelidir…
Pazar gecesi... Pencereden sloganlar duyuyoruz.
Üniversitede aynı yurtta, yan yana odalarda, belki aynı ranzalarda kalan gençler birbirine karşı mevzilenmiş.
"Kahrolsun PKK" diye bağıranlara diğerleri cevap veriyor:
"Yaşasın halkların kardeşliği!.."
Dün bir gazeteci ağabeyimizle telefonda konuşurken eşi kapıyor telefonu... Öfkeli bir sesle soruyor:
"Terörü kınama eylemlerine bakıyorum, bir tane türbanlı yok içlerinde... Neredeler? Niye protestoya gitmiyorlar?"
Televizyonda darbe dönemlerinden hatırladığımız şarkıcılar karalar içinde "milli şarkılar" okuyorlar. Haber kanalları, tahrik büyümesin diye DTP binalarına saldırı haberlerini büyütmemeye çalışıyor.
Sadece evler, yurttaşların yakaları değil, internetin facebook gibi popüler siteleri de bayraklarla, siyah kurdelelerle donatılmış. İlginç grup adlarıyla meşhur sitede yeni gruplardan birine şu isim takılmış:
"Profildeki Artistik Fotoğraflar Kalksın, Yerine Türk Bayrağı Konsun."
Konmuş da nitekim... Teröre lanet gruplarında üye fotoğraflarının yerinde bayraklar dalgalanıyor.
Tam bir seferberlik havası var. Nereye yöneleceği meçhul bir öfke bulutu, kime patlayacağını bilemeden geziniyor.
"Sınır ötesine karşı çıkıyorsunuz. Bunu Amerikan şakşakçılığıyla savunmadığınızı biliyoruz ama..." diye başlayan bir okur mesajı, psikolojiyi çok iyi özetliyor:
"Sabrımız taştı artık... Sağduyumuzu kaybettik. İntikamın cahilce olduğunu bilmemize rağmen cehaleti kabul ettik. Eğer bu sınır ötesi harekât olmaz da bu öfkemiz dinmezse artık birbirimize sataşacağımızı, acının suçsuz Kürt vatandaşlardan çıkacağını görmüyor musunuz?"
* * *
Görüyoruz.
Ve asıl bundan korkuyoruz.
Hedefi muğlak bu duygu patlamasının, bu kör öfkenin, PKK'ya, Barzani'ye ya da ABD'ye uzanamayınca en yakındaki masumları, farklı etnik kimlikten komşuları, aynı ranzada uyuyan arkadaşları hedef almasından, birbirine kırdırmasından ya da ortamdan istifade başka siyasi hesapları görmeye yaramasından korkuyoruz.
PKK'nın el ovuşturarak izleyeceği bu kapışmanın, ülkeyi önce bir kardeş kavgasına, sonra demokratik hakların lüks sayılacağı otoriter bir nizama sürüklemesinden endişeleniyoruz.
Katilleri vuramayan öfkenin, bir arada yaşama kültürümüzü, azmimizi, irademizi vurmasından kaygılanıyoruz.
* * *
Daha da kaygı verici olan, Türkiye'yi birbirine düşürmenin bu kadar kolay olması...
Toplumu bir arada tutan harcın, asırlık bağların, coğrafi, insani ortaklıkların bunca kolay gözden çıkarılması...
Kemiğe dayandığında bıçaklara, kılıfından çıktığında kurşunlara adres sorulmaması...
Kan alınacak asıl damarın bulunamadığından toplumsal dokumuzun morluklar içinde kalması...
* * *
Kimse bu acılardan, dökülen kanlardan çözüm üretebileceğini sanmasın.
Bir "Türk-Kürt kapışması"nda tüm Türkiye'nin kaybedeceğini kimse unutmasın.
Amacın PKK'nın vahşi şiddet politikasına karşı bölge halkını kazanmak olduğu akıldan çıkarılmasın.
Öfkemiz, kardeşliğimizi vurmasın!
Mr. Grey (yazar silindi) - Salı, 23/10/2007 - 04:03#
"Ulusalcı seküler değerler adına ortaya konan bu savaşta, kendi ulus toplum modeli haricindekilere hayat hakkı tanımayan güçle, kör ve tutarsız şiddet sarmalında hak mücadelesi veren güç karşı karşıya. Ocağına ateş düşen ise asker ve gerilla analarından başkası değil…
Bu şiddet daha ne kadar sürecek, daha ne kadar kan akacak? Belli değil. Kanla beslenenler, sınır ötesi operasyon naraları atıyorlar. Hürriyet manşet atıyor: “Sınır aşılır, hesap sorulur!” Yani daha çok kan aksın, daha çok insan ölsün, daha çok ailenin ocağına ateş düşsün. Kimse bu kanı durdurun demiyor. İki taraf da kendi kaybını yüceltiyor, onunla övünüyor. İki taraf da “şehit” kazanmaktan dolayı gururlu. Oysa akan kan, dünyayla sınırlı çıkarlara kurban verilen; beşeri ideolojilerin pompaladığı fitnenin, zulmün, baskının, kör taassubun neticesi. Ama ateş düştüğü yeri yakıyor. Gözü yaşlı, bağrı yanık analar, babalar, kardeşler daha ne kadar kan kusacak?
Genelkurmay, olay üzerine yaptığı açıklamada, "Terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetlerde ortaya çıkan bu tablo, mücadele azmimizi ve kararlılığımızı daha da artırmıştır." diyor. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise "Gerek duyulması halinde, yapılacak sıcak takibin sınır ötesini de kapsayacak şekilde ve izin almaksızın icra edilmesi artık meşru hale gelmiş bulunmaktadır." diyor. Medya provokatif haberciliğiyle kandan beslenenlere hizmet ediyor. Bu savaş tamtamlarına hizmet eden çatışmalardan kimler rant devşiriyor? Bu çatışmalar, operasyonlar neye ve kime hizmet ediyor?
Genelkurmay, körpe canları ailelerine cansız olarak iade etmenin hesabını hiçbir şekilde vermeye yanaşmaz, vesayet rejiminin bir gereği olarak da hiçbir kurum askerden bunun hesabını soramazken; sözde Kürt halkının esaretten kurtarılması mücadelesini verenler de aslında son yıllarda uğradıkları kan kaybını, düşmanının nefretini körükleyerek giderebileceğini düşünüyor! İnkar inkarı, fitne fitneyi, düşmanlık düşmanlığı besliyor. Ancak içlerinde zerre miktarınca Allah korkusu taşımayan ve yaptıklarının hesabını vermeyeceklerini düşünenler, kendileriyle birlikte nice canları yakıyor, nice ocakları söndürüyorlar! Gerçek çözüme ilişkin bedeller ödemeye yanaşmayanlar, kirli çıkarlar batağında nice masumlara bedel ödetmeye devam ediyorlar!"
ferhat tunç şarkısını anısatan başlık. hamasi feryatlarla durmayacak bu kan. ne kadar tamponsun haa eleman. hatta el aman. aman.
kan tutar beni
ilgili güzel bir yazı. 26 ekim 2007 vatan gazetesinden tuğçe baran yazısı:
Bugünlerde “Kürt” olmak
Bir Kürt arkadaşım anlatıyor: “İki gün önce Nişantaşı’nda bir berbere gittim. Tıraş olacağım. İçerisi kalabalık. Bir yandan iş yapılıyor bir yandan haberler izleniyor. Her ekranda başka bir kanal. Girdik mi girecek miyiz..
Sonra DTP başkanı çıktı. Üzüntülerini söylemeye çalışıyorlar. Koro halinde küfür başladı. Kıyamet kopuyor. Televizyonu kıracaklar nereyse. Hep beraber bağrışmaya başladılar: ‘Kürtlerin tümünü kesmek lazım zaten, her tarafı bir güzel bombalayacaksın, taş taş üstünde bırakmayacaksın, Diyarbakır diye bir şey kalmayacak, gerekirse canlı canlı gömeceksin, hepsi hain bunların..’
Hadi bakalım! Sıkıysa görüş belirt. Sıkıysa de bakalım “Baba bombalamayı düşündüğün yerlerde benim anam, babam, kardeşim, anneannem, babaannem, dedelerim, yeğenlerim, kuzenlerim ez cümle bütün sülalem yaşıyor”. Bir elinde ustura bir elinde bir KÜRT kafası, hadi bakalım davet et o berberi akla mantığa!!..”
Hayır edemezsin. Zira hadise PKK aleyhtarlığından komple bir Kürt aleyhtarlığına döndü..
Ve Kürtler sanki sadece Diyarbakır, Van ve Hakkari’de yaşıyorlarmış gibi sokaklara ulu orta, en küçük bir frene basmaya gerek duymadan Kürt aleyhtarlığı yapılmaya başlandı.
Manava gidiyorum, küfür kıyamet, eczaneye gidiyorum küfür kıyamet, kuru temizlemeciye gidiyorum küfür kıyamet..
Sayın halkımız yine unuttu ki biz iç içe yaşıyoruz. Ve yine unuttu ki Kürt dediğin sadece inşaat işçisi değildir, Kürt dediğin sadece pazarcı değildir, Kürt dediğin sadece esmer değildir.
Müşteri diye taksine aldığın sarışın kadın, sakalını kestiğin reklamcı, evini kiraladığın bankacı, kaldığın “butik” otelin sahibi, çocuğunu teslim ettiğin öğretmen, zerzevat sattığın ve yazılarına pek bayıldığın köşeci DE pekala Kürt olabilir.
Ne yapsın şimdi onlar sen yanlarında Kürtlere dere tepe düz giderken? “Hepsi hain, hepsi işbirlikçi, hepsini bombalayacan!” dediğin zaman?
Bir başka Kürt arkadaşım ilkokul öğretmeni ve öğrencilerinden duyduklarından siniri bozulmuş vaziyette. “Evlerde küçük Kürt katilleri yetişiyor gibi gelmeye başladı. Nerelisiniz diye soracaklar diye ödüm kopuyor” diyor. İlkokul öğrencilerinden söz ediyorum dikkatinizi çekerim!
Beni facebook’tan bulan eski sınıf arkadaşlarımdan da gelip duruyor ırkçı mesajlar.. Hiç akıllarına gelmiyor belki ben bir Kürdüm?!? Eskiden bunu belirtmeye gerek duymuyorduk ama yani tipim göstermiyor diye olamaz mıyım? Bir batı ilinde beraber okula gittik diye Kürt olma ihtimalim yok mudur?
Kürt değilim tamam ama belki bir Kürt’le evlendim?! Çocuklarım yarı Kürt?! Eniştem belki Kürt?! Kuzenler yeğenler belki yarı Kürt?! Olamaz mı? Hayatında silah tutmamış yeğenlere, kuzenlere hain gözüyle mi bakacağım bundan sonra hanımefendiler beyefendiler küçük akıllarıyla böyle buyuruyor diye?
İpin ucu bir kaçtı, öyle böyle değil. Bugünlere Türk olmak ne kadar zorsa memleketin batısında bir Kürt olmak da o kadar zor anladığım kadarıyla.
Zaten fiili saldırıların da başladığını duyuyoruz oradan buradan. Basınımız da yer almıyorsa da kulaklara geliyor..
Nereye gidiyoruz nereye?
insanların sahip olduğu en değerli şey olan yaşam'ın bir kenara atılıp ölüm'üm şehitlik diye kutsallaştırıldığı bir toplumda kanın durması nasıl olacak bilmiyorum.diyebildiğim tek şey: kimse benim için ölmesin, istemiyorum.hiçbirşey bir insanın hayatı kadar değerli olamaz.şahinlerin savaş naraları attığı bir dönemde beyaz güvercinlere sarılmanın faydası asıl şimdi önemlidir...
yüzbinlerce kürdün korunması dağdaki üç beş çapulcuya kaldıysa vay halinize...ırak da saddam'ın zulmünden abd'ye sığınmıştı, korunacağını düşünerek..
kaçırılan akıl,giden sağduyu,kaybolan merhamet,akan salyalar,kan kokusunun davetiye çıkardığı vampirler ve kalabalıkları, cam gibi kırmaları kalpleri, sonra kezap gibi gözyaşları,yeşilçam filimlerdeki sezercik üstüne birde annesi sikilen,bacısı oruspu olup amcansının yarağını omzunda hep ağır bir yük gibi taşıyan emrah ve bu yarağın roketlere dünüşme sürecinin başkahramanları,şimdilerde ise askerlik şubeleri önündeki kuyruklar, ve kuyrukta ölen emekliler. kimse sevemedi zaten bizi ile latifdoğanları ,ferdileri,ha(kan) taşıyıcıları. parçala beni behçet, kurtar beni karamurat,atıl kurt gün senin günündür. Sevinçten ağzın kapanmıyor gün senin günündür.gözlerinde azrailin tırpanı,başını okşamadılar, kopar kafaları,seni hiç dinlemediler kes kulakları,sen hiç bütün olamadın kork bölünmekten.ve sen pkk neden uzak değilsin tüm bunlara ,koca bir yalansın..
"Sizinle aynı oksijeni paylaşmaktan nefret ediyorum"
hamasi söylemlerin dışına çıkılması gerekliliğini direten başlık.
İş bu raddeye geldikten sonra durdurabilen buyrun durdursun. Mucize diye bir şey hala varsa gelmesini beklemekten başka yapılacak yok gibi..
bendeniz şehitlerin yanında bir hiçim:
ve ağlıyorum yüzyıllardır tüm şehitlere en eskisine de
en yenisine de:
ve dua ediyorum ki: herbirinin ama herbirinin başına yaşamı üfleyecek bir Mesih gelsin: Ve dudaklarından öpsün:
ya da mehdi:
Mesiha bizim için ölmüştü: Bizim bizim bizim birbirimzi sevmemiz için:
yarın katran siyahıyım:
doğrusu pkk'lı değilim ama salak da değilim. sürekli pkk ayrı kürt ayrı diyenler bugün kürtleri ve pkk'yı aslında ayırmadıklarını gösteriyorlar. artık kürtler dışarda rahat dolaşamıyor. ee nolacak peki? özgür olmadıklarında tamam mı diyecekler, düşman gözler altında oldukları zaman tamam mı diyecekler!!! hayır, haysiyetli hiçbir kürt bunu kabul edemez. doğrusu bu nefret kürt halkına yöneldiğinde kürt halkı kendini koruyacak güçlerin yanında yerini alacaktır...
ateş düştüğü yeri yakar...
bkz:kürt düşmanlığı
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=236512
Canı sıkılan gazeteciler
Kürşat Bumin
A.Turan Alkan'ın dünkü yazısına attığı şu başlık akıldan çıkarılmamalıdır: “İnadina itidal, inadına temkin”.
Zaman yazarı toplumca sıkıştırıldığımız köşeyi güzel özetliyor:
“Hesap, kitap, mantık, jeopolitik, reel politik gibi ihtiyat unsurlarını savunanlara algılama ve fren mesafesi tanınmıyor. Gitmiyor sürükleniyoruz. Düşünmemize fırsat verilmiyor, çekiliyoruz. Sözün ve siyasetin tükendiği yere sevk ediliyoruz. Bu öyle bir ortam ki, 'sâkin olalım, biraz düşünelim' sözü kolaylıkla ihânetin diline tercüme edilir. 'Bana hain, işbirlikçi, PKK yandaşı demesinler' korkusu ve baskısı siyasi aklı dumura uğratır, felç eder. Böyle pis meş'um bir psikolojik baskı havayı solunmaz hâle getirmekte.”
Alkan güzel özetlemiş; aynen, tıpa tıp böyle bir ruh hali içine süratle sürüklenmekteyiz.
Önceden de söylemiştim: toplumsal aklın bu şekilde dumura uğramasının önüne geçecek asıl güç hükümettir. Anamuhalefet partisi genel başkan yardımcısının “Ben Almanya'da büyükelçiyken benzer bir harekat için başbakanlığa çağrıldığımda 'Size mi soracağız' dedim” türünden açıklamalarla kendisini hepten kaybettiği, ikinci büyük muhalefet partisinin genel başkanının “olağanüstü hal” ilan edilmesini istediği şu –gerçekten- puslu günlerde hükümet –mutlaka- inadına itidal çağrısı yapmalı ve inadına temkinli bir politika yürütmelidir.
Korkmadan, “bana hain, işbirlikçi, PKK yandaşı demesinler” korkusunu taşımadan....
Çünkü işin rengi değişmiş, “asimetrik harekât” süratle “simetrik” bir hal almaya başlamıştır.
Başbakan'ın önceki gün terörle mücadele kurulu toplantısı ardından yaptığı açıklamaya hakim dil ve üslup son derece yerindedir. Hep böyle kalmasını diler ve isteriz.
Hükümetin PKK'nın son saldırısının hemen ardından “medya”ya yaptığı çağrı da çok yerindedir. Çünkü “Türk medyası” (“Kürt medyası”na benzer bir biçimde) hiç vakit kaybetmeden malum reflekslerinı sergilemeye başlamıştır bile...
Bu çerçevede özellikle bazı televizyon kanallarının sürdürdüğü kışkırtıcı yayınlar vakit geçirmeden -ancak böyle günlerde bir işe yarayabilecek olan- RTÜK tarafından incelemeye alınmalıdır.
Peki ya gazeteler, onların bir “üst kurul”u olmadığına göre buralarda sürdürülen sorumsuz gazeteciliği kim denetleyecektir? Tabii ki okurlardan başkası değil. Ofislerinde canı sıkıldığı için –olacak- kafalarına esen her kötülüğü sorumsuzca okurlarına aşılamaya çalışan kalemleri yola getirecek olanlar sadece onlardır.
İsterseniz bu “kafasına estiği gibi” yapılan gazeteciliği bir örnekten hareketle daha yakından tanıyalım:
Hürriyet yazarı bakın neler yazıyor:
“Hedefimiz, Barzani'nin, askeri ve ekonomik hedefleridir. Amacımız, oradaki 'Kürt rüyasını', 'Türk kâbusuna” çevirmektir. (...) Veya... En azından, o megalo ideanın fiyatının, onların ödeyemeyeceği kadar ağır olduğunu kafalarına çakmalıyız. Demeliyiz ki; Üç beş F-16, otuz kırk sorti; neticesi yirmi yıl geriye gitmiş bir Kuzey Irak'tır.”
Hiç şüphe yok; belli ki adamın canı sıkılıyor ofisinde...
Peki ya karşımıza “Amerikan F-16'ları” çıkacak olursa? Olur ya...
Canı sıkılan gazetecinin cevabı hazır:
“Çıkarsa onlar bilir. Bir İran, artı bir Suriye... Üzerine bir Rusya ekleyin. Ta Afganistan'a kadar uzanan bir coğrafya çıkar karşınıza. Buna, şimdi senden nefret eden eski arka bahçen Latin Amerika'yı da ekle. Kala kala, her olayda nötr kalan bir Avrupa... (...) Hesap oradaysa, terazi burada...”
Her insan gibi gazetecinin de canı sıkılabilir; ama bu sıkıntı ortaya böyle baştan sona saçma sapan bir rüya çıkarıyorsa, bu sonucun artık sadece can sıkıntısı ile açıklanabilir bir yanı yoktur herhalde.
Önümüzdeki örnek bu ülkede pek çok şeyi açıklayan seçkin bir örnektir bence. Yerle bir edilmiş bir Kuzey Irak'ın ardından İran, Suriye, Rusya ile bütünleşip koluna Chavez'i de takmış bir Türkiye! Saçmalığının ötesinde okurların aklına girmeye çalışan tehlikeli bir rüya da değil mi bu aynı zamanda?
Aman mukayyet olun; aklınıza, sağduyunuza ve vicdanınıza her zamankinden çok mukayyet olun... Bu toz duman içinde uçup gitmesinler...
Türkiye nereye doğru gidiyor?
Ali Bayramoğlu
Soluduğumuz atmosfer ağır, geçirdiğimiz günler zor ve tehlikeli. Adeta bir savaş yaşanıyor ve cepheden art arda ölüm haberleri geliyor.
Acı ve öfke büyük…
Tansiyonu arttıran sadece şehitler, rehin alınan askerler değil, aynı zamanda şiddet ve terör karşısında yaşanan itiraf edilmeyen bir çaresizlik, dahası Kuzey Irak'tan Barzani'den gelen meydan okuma…
Öfke "nesne" arıyor…
Kürtlere yöneliyor…
Taksim meydanında kovalanan ve dövülen Kürt genci, Bursa'dan Mudanya'ya basılan DTP binaları gibi bir dizi tehlikeli örnek var ortada.
Düşünceye ve demokrasiye yöneliyor.
Spor programlarında bile linç daveti yapılıyor. Kan kokusu alanlar, hesap görmeye çalışanlar da var. Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ü, basındaki liberalleri hedef gösteren, siyaseti aşağılayan "üç beş adam sallandırın iş çözülür" mantığı bir dil ortada cirit atıyor…
Koku, bir linç kokusudur…
Ve bu koku, Güneydoğu'dan gelen terör ve ölüm kokusu kadar tehlikelidir…
Bir iç çatışma ya da etnik gerginlik riski göz ardı edilemez durumdadır…
"Terör infilâkı açısından" karşımıza çıkan tablo da son derece ağır…
Belli ki taktik düzeyinde askeri açıdan ciddi bir zaaf yaşıyoruz.
Önce takipten dönerken 13 erin, ardından bir karakol baskınında 12'sinin kaybedilmesi, 8 askerin PKK'nın eline düşmesi askeri açıdan açıklama ister…
Stratejik düzeyde de önümüzde devasa bir boşluk var.
Nitekim siyasi mekanizma, toplum ve basın adeta gafil avlanmış, şiddet ve terör tarafından yönetilen bir konuma düşmüş durumda. Yeni bir terör hadisesinin içinde bulunduğumuz bu durumu daha da derinleştireceği açık…
"Siyasi açıdan" ise vahamet sürüyor…
Başbakan önceki gün yükselen tansiyonu düşürmeye çalışan bir çıkış yapmış olsa da, Türkiye'de kamuoyunun beklentisi git gide çaplı bir askeri ve siyasi güç gösterisi istikametinde gelişiyor.
Ankara bu konuda bir adım atmak zorunda olduğunu biliyor, ancak bu adımın riskleri gerçekten ciddi.
Ciddi zira, saldırılar açıkçası bildik PKK saldırılarından farklı bir görüntü taşımaktadır.
Ciddi zira, gerek hükümetin Irak'a yönelik "tehditleri", gerek Irak'tan gelen yanıtlar "mesele"nin her hangi bir "terörle mücadele politikası"nın çapını aştığını ortaya koyuyor…
Ciddi zira Türkiye'nin Irak'la karşı karşıya gelmesi gerçeği ve dünya tarafından Ortadoğu'nun istikrarsızlaşması algısı son derece yüksek... Nitekim ABD, Batı, Türkiye'yi bölgeden uzak tutmaya kararlı görünüyor, Irak Kürtleri de bu kozun üzerine oynuyor…
Bu veriler karşısında Türkiye'nin izleyeceği istikametle ilgili sıkıntılar bulunuyor.
Sorun terörün ötesinde…
Bu koşullarda terörün dindirilmesinin acil ve kesin reçetesi yok…
Buna karşılık terörü sona erdirme kabiliyetinin uzak büyük bir kuvvet gösterisinin bedelleri var…
Ankara bu açıdan akıl ile duygu, "siyasetçi zihniyet" ile "askercil zihniyet" arasında gidip geliyor, bocalıyor…
Türkiye muhtemelen terör hadiseleri artarak gelişmeleri tehlikeli ve irrasyonel bir şekilde yönlendirmezse, ortadaki riskler ve atması gereken adımlar arasında bir ara yol bulacaktır. ABD desteğiyle sınırlı bir operasyon bu ara yollardan birisidir.
Zor günler geçiyor…
Sivil çözüm girişimlerini tıkayan gelişmeler yaşanıyor.
Sokak riskleri ciddi boyutlarda dolaşıyor…
Bu koşullarda akıl ve itidal öne alınmak zorundadır. Ve bu konuda önce siyasi iktidara, ardından basına büyük iş düşmektedir.
Siyasi iktidar öfke siyasetini, basın ise duygu ve acı üzerine kurulu popülizmi bir kenara itmelidir…
Öfkemiz, kardeşliğimizi vurmasın!
Can Dündar
Pazar gecesi... Pencereden sloganlar duyuyoruz.
Üniversitede aynı yurtta, yan yana odalarda, belki aynı ranzalarda kalan gençler birbirine karşı mevzilenmiş.
"Kahrolsun PKK" diye bağıranlara diğerleri cevap veriyor:
"Yaşasın halkların kardeşliği!.."
Dün bir gazeteci ağabeyimizle telefonda konuşurken eşi kapıyor telefonu... Öfkeli bir sesle soruyor:
"Terörü kınama eylemlerine bakıyorum, bir tane türbanlı yok içlerinde... Neredeler? Niye protestoya gitmiyorlar?"
Televizyonda darbe dönemlerinden hatırladığımız şarkıcılar karalar içinde "milli şarkılar" okuyorlar. Haber kanalları, tahrik büyümesin diye DTP binalarına saldırı haberlerini büyütmemeye çalışıyor.
Sadece evler, yurttaşların yakaları değil, internetin facebook gibi popüler siteleri de bayraklarla, siyah kurdelelerle donatılmış. İlginç grup adlarıyla meşhur sitede yeni gruplardan birine şu isim takılmış:
"Profildeki Artistik Fotoğraflar Kalksın, Yerine Türk Bayrağı Konsun."
Konmuş da nitekim... Teröre lanet gruplarında üye fotoğraflarının yerinde bayraklar dalgalanıyor.
Tam bir seferberlik havası var. Nereye yöneleceği meçhul bir öfke bulutu, kime patlayacağını bilemeden geziniyor.
"Sınır ötesine karşı çıkıyorsunuz. Bunu Amerikan şakşakçılığıyla savunmadığınızı biliyoruz ama..." diye başlayan bir okur mesajı, psikolojiyi çok iyi özetliyor:
"Sabrımız taştı artık... Sağduyumuzu kaybettik. İntikamın cahilce olduğunu bilmemize rağmen cehaleti kabul ettik. Eğer bu sınır ötesi harekât olmaz da bu öfkemiz dinmezse artık birbirimize sataşacağımızı, acının suçsuz Kürt vatandaşlardan çıkacağını görmüyor musunuz?"
* * *
Görüyoruz.
Ve asıl bundan korkuyoruz.
Hedefi muğlak bu duygu patlamasının, bu kör öfkenin, PKK'ya, Barzani'ye ya da ABD'ye uzanamayınca en yakındaki masumları, farklı etnik kimlikten komşuları, aynı ranzada uyuyan arkadaşları hedef almasından, birbirine kırdırmasından ya da ortamdan istifade başka siyasi hesapları görmeye yaramasından korkuyoruz.
PKK'nın el ovuşturarak izleyeceği bu kapışmanın, ülkeyi önce bir kardeş kavgasına, sonra demokratik hakların lüks sayılacağı otoriter bir nizama sürüklemesinden endişeleniyoruz.
Katilleri vuramayan öfkenin, bir arada yaşama kültürümüzü, azmimizi, irademizi vurmasından kaygılanıyoruz.
* * *
Daha da kaygı verici olan, Türkiye'yi birbirine düşürmenin bu kadar kolay olması...
Toplumu bir arada tutan harcın, asırlık bağların, coğrafi, insani ortaklıkların bunca kolay gözden çıkarılması...
Kemiğe dayandığında bıçaklara, kılıfından çıktığında kurşunlara adres sorulmaması...
Kan alınacak asıl damarın bulunamadığından toplumsal dokumuzun morluklar içinde kalması...
* * *
Kimse bu acılardan, dökülen kanlardan çözüm üretebileceğini sanmasın.
Bir "Türk-Kürt kapışması"nda tüm Türkiye'nin kaybedeceğini kimse unutmasın.
Amacın PKK'nın vahşi şiddet politikasına karşı bölge halkını kazanmak olduğu akıldan çıkarılmasın.
Öfkemiz, kardeşliğimizi vurmasın!
can.dundar@e-kolay.net
"Ulusalcı seküler değerler adına ortaya konan bu savaşta, kendi ulus toplum modeli haricindekilere hayat hakkı tanımayan güçle, kör ve tutarsız şiddet sarmalında hak mücadelesi veren güç karşı karşıya. Ocağına ateş düşen ise asker ve gerilla analarından başkası değil…
Bu şiddet daha ne kadar sürecek, daha ne kadar kan akacak? Belli değil. Kanla beslenenler, sınır ötesi operasyon naraları atıyorlar. Hürriyet manşet atıyor: “Sınır aşılır, hesap sorulur!” Yani daha çok kan aksın, daha çok insan ölsün, daha çok ailenin ocağına ateş düşsün. Kimse bu kanı durdurun demiyor. İki taraf da kendi kaybını yüceltiyor, onunla övünüyor. İki taraf da “şehit” kazanmaktan dolayı gururlu. Oysa akan kan, dünyayla sınırlı çıkarlara kurban verilen; beşeri ideolojilerin pompaladığı fitnenin, zulmün, baskının, kör taassubun neticesi. Ama ateş düştüğü yeri yakıyor. Gözü yaşlı, bağrı yanık analar, babalar, kardeşler daha ne kadar kan kusacak?
Genelkurmay, olay üzerine yaptığı açıklamada, "Terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetlerde ortaya çıkan bu tablo, mücadele azmimizi ve kararlılığımızı daha da artırmıştır." diyor. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise "Gerek duyulması halinde, yapılacak sıcak takibin sınır ötesini de kapsayacak şekilde ve izin almaksızın icra edilmesi artık meşru hale gelmiş bulunmaktadır." diyor. Medya provokatif haberciliğiyle kandan beslenenlere hizmet ediyor. Bu savaş tamtamlarına hizmet eden çatışmalardan kimler rant devşiriyor? Bu çatışmalar, operasyonlar neye ve kime hizmet ediyor?
Genelkurmay, körpe canları ailelerine cansız olarak iade etmenin hesabını hiçbir şekilde vermeye yanaşmaz, vesayet rejiminin bir gereği olarak da hiçbir kurum askerden bunun hesabını soramazken; sözde Kürt halkının esaretten kurtarılması mücadelesini verenler de aslında son yıllarda uğradıkları kan kaybını, düşmanının nefretini körükleyerek giderebileceğini düşünüyor! İnkar inkarı, fitne fitneyi, düşmanlık düşmanlığı besliyor. Ancak içlerinde zerre miktarınca Allah korkusu taşımayan ve yaptıklarının hesabını vermeyeceklerini düşünenler, kendileriyle birlikte nice canları yakıyor, nice ocakları söndürüyorlar! Gerçek çözüme ilişkin bedeller ödemeye yanaşmayanlar, kirli çıkarlar batağında nice masumlara bedel ödetmeye devam ediyorlar!"
"Yorumsuz alıntıdır"