ben bir vapura ne zaman bindiğimde hep yorgundum
ayaklarımı düşünmüyorum, kimse düşünmüyor
bu yol çıkıyor mu? hayır, saat sekize çeyrek düşüyor
sesler: kapat bu harfi kapının arkası dar
düşür şanını suya elinden, kır dizini, atla kollarını
öp bu herifi ağzından, sokaklar birazdan başlar
herkes sevişecek bu gece, terli soğuk su içecek
on mu sekiz yıl önceydi, bir pastanede kirli bir haber bekledim
masada çakmağını bırakmıştı önceki
yerdeki balta beni bir A ve bir dam olmaya çağırıyordu
oğlum, oğlum ve oğlum sizler olmasaydınız ayaklarımı bir de ben görün
ama değil inan, eğil, burası değil, yanlış geldik dönelim
sesler: susturucu takılmış silah toplantı odasından
patron pardon bir elini ayakta cebe sokmanızı verir misin bir süre?
karşılığında inanın yönetim kuruluna seni nasıl da överim
baltayım taşa vurdum kendimi öptüm suydum yolda kırıldım
bir ofislerden geçtim, bir tespih ipinden, bir halatlardan
kimsenin iskeleye bağlayamadığı bir şehir hatları vapuru
o genel müdür bendim, ne demekse, akşamları uyudum
ceket cebimde mendiller unuttum, ölçüsüzlükte ayar buldum
işte geldim, gerçeğin inşa edildiği yere, toplantı notları yuttum
bir E ve bir postalara söz yazdım, şiirler işten çıkardım, sevmek
esir düşmek midir, bana bunları hep karıştırdım sormayın
on yedi yıldır ben taş kadar kafiyeleri üst üste düşürdüm
biriyle el ele tutuştum, -tuysam alevler yükselsin diyedir arkamızdan
beyaz şapkasız ve elinden dikiş gelmeyen
gündem: kollarını sıvama geleneği bir beyaz gömleğin
büyük kötülüğün hükmü altında hayat, kan sızıyor bakmadığım
her çatlaktan, okumadığım her harf çığlığa dönüşüyor sayfada,
çok bozuluyorum savaş yok diyen çıkınca biri
o genel müdür ben olsaydım bir anglosakson küfrü sırıtabilirdim gözlerinize
elinizi havada bıraktıysam kusura bakmayın isteyerek oldu
nasıl iyi insan olacağız, bu kadar paralar kazanmak zorunda, soruyorum
beni iyi öldürün, -rseydiniz kalabilirdim ve ey deseydiniz bunu
geçmişim de ispatlanmıştır: hem belki bir kendimi sevinirim imkân olsa ara
sıra kaldırımda yerde bulunsam, eğil, sen git önce ben biraz geçeyorum
biraz yanlış yönlere bakınsam, kızarsam, nar gibi utansam psikolojik bir meyve
midir, arkadaşlar, bazı şeyleri yarım bırakmak gerekebilir insan
yok dedim o masa, ben de bazen kalacaktım
daha ne kadar boyatabilir ki biri hainliğin saç diplerini, burası değil deyorum
eğil, arkadaşlar sana bakmak için kapatıyorum gözlerimi
ben de tam bir küfür edecektim, siz buna tökezledi de diyebilirsiniz
ve kimse bilmez nerden çıkarttı bu adam bu küfrü
arkadaşlar bugün burada toplanmamızın nedeni orospu çocukluğum
personel memnuniyeti anket sonuçlarınızdan bu çıkan bir sonuç
özellikle fotokopi çekilmiş gelecek planları arasından
bir şeyler dedim en güzel şiirleri ben yazdım, bir dalgınlık ânı
o genel müdür ben olsaydım ki bendim, bir hayat bir memat
rebootlara inanır mısınız nihâl?
buraya mı oturacağım, diye sordu
hayır gerek yok, bir vapura ne zaman: senin adın ne, zaman ne?
botlarımı çıkarmamamı tembihliyor bana, yaz kış, kulaklarım konuşur
gözlerim sulanır, her şeyi yanlış yaptığımı anladığımdan beri anlıyorum
başardığımı da sonunda işte, işte geldik, dedimse, ki dedim
davransın artık insan can havliyle davransın diyedir
çünkü hem inilir hem de çıkılır bu kulelerden namussuz
artık vurarım dizimi yere, atlarım kollarımdan, rüzgârlar dar
yoruldum baba artık inebilir miyiz, can havliye davransam yeridir
bir şeyi yanlış yazdım, ben bir şeye evet dedim o
genel müdürlerin en şairi bendim
yaralanmak azalmıyor arkadaşlar bak bu hayattan
soruyorum nasıl iyi insanlar olacağız? lan nasıl
olacağız iyi insan? bu trafikte, bu ofislerde, bu mahalle bakkalının önünde, otopsilerle,
bu cep telefonlarıyla, bu orospu internetle, nasıl soruyorum, hep bunu soruyorum,
kendime, bu soru fotoğraflarda, bu birbirimize dokunma korkumuz, bu tarihe geçmemiz,
bu yalan sokulmalarımızla, bu batan koltuklarla, bu fazla yatmaktan açılan yaralarla,
temizlensin diye yol ortasına atılan paspaslarla, bu G ve ülay hocayla, bu doğum
günlerinde gülümsemelerle, bu hava raporlarının hiç bir boku hiçbir zaman tam
anlayamayacak olmasıyla, üçgenlerle, havanın yağmurlu bu çok güzelliğiyle, bu bazukalar
neden dar, açmadığım her zarf için için yanıyor, bu kendine atılan bütün taşları ıslatan
denizlerle, içerilerin havasız olmasıyla, beklemelerin hep çok uzun sürmesiyle, bu
yarasız bedenlerin iyileştiremediği bu kadar yaralı ruhlarla, babaların babalık yapamadığı
kız çocuklarıyla, bu çamlıca’na menekşe deyişimi sevmeyişinle, bu kötü kalpli kurt
kılığına girmiş bir kötü kalpli kurtlarla, yırtılan bu suyla, bu kadar bitirme tezleriyle,
cem sultanlarla, mem sultanlarla, yok bu böyle olmayacak
doğudan zuhur eden - ki bu aralar pek sessiz bir doğu söz konusu hadi hayırlısı- şiire hakkaniyetli yaklaşan şair. sıkıdır ayrıca.
sevilir bundan dolayı.
gerçi bursa'ya gittiğinde neden gidiyor diye sormadım değil kavlimce. ama bir bildiği vardır ve gitmiştir. neyse panele iştirak eden - panel dedim değil mi- bursa'da panel'e iştirak eden enis akın şunları söylemiş: bugün üç şiir türü önplana çıkıyor;
1 deneyci şiir
2 görsel şiir
3 türkçeyi ikinci dil olarak benimseyenlerin ortaya koyduğu şiir.
işte budur dedim.
çünkü biz vaktiyle söylediğimizde bunları bazı isimler bunu hararetle reddetmişti. hatta neredeyse kızgın bir ifadeyle reddetmişti. bazıları ise belçikalılıkla suçlamıştı türkçe şiir kavramını. ama türkçe şiirin yeni açılımlarından biridir doğudan zuhur eden şiir. en azından bir yeniliktir. bugüne kadar batıdan doğu zikredildi. ve dolayısıyla sırıttı. ama içinden müslümanlardan, asurilerden, yezidilerden, keldanilerden günümüze kadar gelen bir doğu mirası var. ucu da fars'a değiyor hani. bir yanda hafız bir yanda bodler.
dolayısıyla acı iki noktayı birleştirmekten tanım buluyor.
enis'in görsel şiir tanımına da katılıyorum. çünkü görsel şiir sahiden önemli bir açılım şiir için. ayrıca cevat akkanat diye biri var hırgür çıkarmayı seviyor. o da bunları çağırmanız yanlış seçim filan demiş. hakan, osman ve enis için. cevat'a kulak asmamak gerekiyor yoksa maazallah şiiri ortaasya'ya götürmeye kalkar.
ben buna neden kafayı taktım bilmiyorum ama,
sanki o şiirde yenikapı-etiler imgesi olmamış ya.
isyanları oynamıyor da, isyancıyı oynuyor gibi daha çok.
"işte bu bir devrim, bir birahanede masaya çarpılan bir şişeyle nasıl başlardı ve yokuşlardan alaşağı sarsıntılarla edilen dolmuşlarda planladığımız nasıl ay bizi seyrederken gençliğini hatırlardı ve biz gümüş atlarımızı sürerken ölümün peşinden (adam derin bir nefes aldı ve topyekun bir karşı saldırıyı başlattı mona liza'da kol gibi yürek vardı)"
işte geldik
Enis Akın
ben bir vapura ne zaman bindiğimde hep yorgundum
ayaklarımı düşünmüyorum, kimse düşünmüyor
bu yol çıkıyor mu? hayır, saat sekize çeyrek düşüyor
sesler: kapat bu harfi kapının arkası dar
düşür şanını suya elinden, kır dizini, atla kollarını
öp bu herifi ağzından, sokaklar birazdan başlar
herkes sevişecek bu gece, terli soğuk su içecek
on mu sekiz yıl önceydi, bir pastanede kirli bir haber bekledim
masada çakmağını bırakmıştı önceki
yerdeki balta beni bir A ve bir dam olmaya çağırıyordu
oğlum, oğlum ve oğlum sizler olmasaydınız ayaklarımı bir de ben görün
ama değil inan, eğil, burası değil, yanlış geldik dönelim
sesler: susturucu takılmış silah toplantı odasından
patron pardon bir elini ayakta cebe sokmanızı verir misin bir süre?
karşılığında inanın yönetim kuruluna seni nasıl da överim
baltayım taşa vurdum kendimi öptüm suydum yolda kırıldım
bir ofislerden geçtim, bir tespih ipinden, bir halatlardan
kimsenin iskeleye bağlayamadığı bir şehir hatları vapuru
o genel müdür bendim, ne demekse, akşamları uyudum
ceket cebimde mendiller unuttum, ölçüsüzlükte ayar buldum
işte geldim, gerçeğin inşa edildiği yere, toplantı notları yuttum
bir E ve bir postalara söz yazdım, şiirler işten çıkardım, sevmek
esir düşmek midir, bana bunları hep karıştırdım sormayın
on yedi yıldır ben taş kadar kafiyeleri üst üste düşürdüm
biriyle el ele tutuştum, -tuysam alevler yükselsin diyedir arkamızdan
beyaz şapkasız ve elinden dikiş gelmeyen
gündem: kollarını sıvama geleneği bir beyaz gömleğin
büyük kötülüğün hükmü altında hayat, kan sızıyor bakmadığım
her çatlaktan, okumadığım her harf çığlığa dönüşüyor sayfada,
çok bozuluyorum savaş yok diyen çıkınca biri
o genel müdür ben olsaydım bir anglosakson küfrü sırıtabilirdim gözlerinize
elinizi havada bıraktıysam kusura bakmayın isteyerek oldu
nasıl iyi insan olacağız, bu kadar paralar kazanmak zorunda, soruyorum
beni iyi öldürün, -rseydiniz kalabilirdim ve ey deseydiniz bunu
geçmişim de ispatlanmıştır: hem belki bir kendimi sevinirim imkân olsa ara
sıra kaldırımda yerde bulunsam, eğil, sen git önce ben biraz geçeyorum
biraz yanlış yönlere bakınsam, kızarsam, nar gibi utansam psikolojik bir meyve
midir, arkadaşlar, bazı şeyleri yarım bırakmak gerekebilir insan
yok dedim o masa, ben de bazen kalacaktım
daha ne kadar boyatabilir ki biri hainliğin saç diplerini, burası değil deyorum
eğil, arkadaşlar sana bakmak için kapatıyorum gözlerimi
ben de tam bir küfür edecektim, siz buna tökezledi de diyebilirsiniz
ve kimse bilmez nerden çıkarttı bu adam bu küfrü
arkadaşlar bugün burada toplanmamızın nedeni orospu çocukluğum
personel memnuniyeti anket sonuçlarınızdan bu çıkan bir sonuç
özellikle fotokopi çekilmiş gelecek planları arasından
bir şeyler dedim en güzel şiirleri ben yazdım, bir dalgınlık ânı
o genel müdür ben olsaydım ki bendim, bir hayat bir memat
rebootlara inanır mısınız nihâl?
buraya mı oturacağım, diye sordu
hayır gerek yok, bir vapura ne zaman: senin adın ne, zaman ne?
botlarımı çıkarmamamı tembihliyor bana, yaz kış, kulaklarım konuşur
gözlerim sulanır, her şeyi yanlış yaptığımı anladığımdan beri anlıyorum
başardığımı da sonunda işte, işte geldik, dedimse, ki dedim
davransın artık insan can havliyle davransın diyedir
çünkü hem inilir hem de çıkılır bu kulelerden namussuz
artık vurarım dizimi yere, atlarım kollarımdan, rüzgârlar dar
yoruldum baba artık inebilir miyiz, can havliye davransam yeridir
bir şeyi yanlış yazdım, ben bir şeye evet dedim o
genel müdürlerin en şairi bendim
yaralanmak azalmıyor arkadaşlar bak bu hayattan
soruyorum nasıl iyi insanlar olacağız? lan nasıl
olacağız iyi insan? bu trafikte, bu ofislerde, bu mahalle bakkalının önünde, otopsilerle,
bu cep telefonlarıyla, bu orospu internetle, nasıl soruyorum, hep bunu soruyorum,
kendime, bu soru fotoğraflarda, bu birbirimize dokunma korkumuz, bu tarihe geçmemiz,
bu yalan sokulmalarımızla, bu batan koltuklarla, bu fazla yatmaktan açılan yaralarla,
temizlensin diye yol ortasına atılan paspaslarla, bu G ve ülay hocayla, bu doğum
günlerinde gülümsemelerle, bu hava raporlarının hiç bir boku hiçbir zaman tam
anlayamayacak olmasıyla, üçgenlerle, havanın yağmurlu bu çok güzelliğiyle, bu bazukalar
neden dar, açmadığım her zarf için için yanıyor, bu kendine atılan bütün taşları ıslatan
denizlerle, içerilerin havasız olmasıyla, beklemelerin hep çok uzun sürmesiyle, bu
yarasız bedenlerin iyileştiremediği bu kadar yaralı ruhlarla, babaların babalık yapamadığı
kız çocuklarıyla, bu çamlıca’na menekşe deyişimi sevmeyişinle, bu kötü kalpli kurt
kılığına girmiş bir kötü kalpli kurtlarla, yırtılan bu suyla, bu kadar bitirme tezleriyle,
cem sultanlarla, mem sultanlarla, yok bu böyle olmayacak
yarım saat içinde toplanıp gideceksin buralardan
kaynak: luntu-poetikhars
yazdıkları, feleğin çemberine son model arabasıyla teğet bile geçemiyor gibi, çok sevemiyorum.
doğudan zuhur eden - ki bu aralar pek sessiz bir doğu söz konusu hadi hayırlısı- şiire hakkaniyetli yaklaşan şair. sıkıdır ayrıca.
sevilir bundan dolayı.
gerçi bursa'ya gittiğinde neden gidiyor diye sormadım değil kavlimce. ama bir bildiği vardır ve gitmiştir. neyse panele iştirak eden - panel dedim değil mi- bursa'da panel'e iştirak eden enis akın şunları söylemiş: bugün üç şiir türü önplana çıkıyor;
1 deneyci şiir
2 görsel şiir
3 türkçeyi ikinci dil olarak benimseyenlerin ortaya koyduğu şiir.
işte budur dedim.
çünkü biz vaktiyle söylediğimizde bunları bazı isimler bunu hararetle reddetmişti. hatta neredeyse kızgın bir ifadeyle reddetmişti. bazıları ise belçikalılıkla suçlamıştı türkçe şiir kavramını. ama türkçe şiirin yeni açılımlarından biridir doğudan zuhur eden şiir. en azından bir yeniliktir. bugüne kadar batıdan doğu zikredildi. ve dolayısıyla sırıttı. ama içinden müslümanlardan, asurilerden, yezidilerden, keldanilerden günümüze kadar gelen bir doğu mirası var. ucu da fars'a değiyor hani. bir yanda hafız bir yanda bodler.
dolayısıyla acı iki noktayı birleştirmekten tanım buluyor.
enis'in görsel şiir tanımına da katılıyorum. çünkü görsel şiir sahiden önemli bir açılım şiir için. ayrıca cevat akkanat diye biri var hırgür çıkarmayı seviyor. o da bunları çağırmanız yanlış seçim filan demiş. hakan, osman ve enis için. cevat'a kulak asmamak gerekiyor yoksa maazallah şiiri ortaasya'ya götürmeye kalkar.
ben buna neden kafayı taktım bilmiyorum ama,
sanki o şiirde yenikapı-etiler imgesi olmamış ya.
isyanları oynamıyor da, isyancıyı oynuyor gibi daha çok.
kendi şiirinin efendisi bir adam
(bkz. burası istanbul buradan çıkış yok )
yenikapı etiler otobüsü imgeci deneysellik rampasında takılmış diyorlar
kekeç osman.
biri çok sevmek mi dedi.
ayol ilahi avesta
avesta yayınlarından çıkardığı kitap: çok sevmek
(bkz. çok sevmek)
"adam masanın a...na kodu" gibi bir dizesi vardı galiba
edip canseverin "masa da masaymış" şiirine nazire...
10: ben bugün babamdan öldüm
bunu bana on gün söylemediler
oğlum doğana kadar tuttum ağlamamı
şimdi ne zaman uzanıp oğlumu öpsem
alnıma sakalları batıyor babamın
"işte bu bir devrim, bir
birahanede masaya çarpılan bir şişeyle nasıl başlardı
ve yokuşlardan alaşağı sarsıntılarla edilen dolmuşlarda planladığımız
nasıl ay bizi seyrederken gençliğini hatırlardı
ve biz gümüş atlarımızı sürerken ölümün peşinden
(adam derin bir nefes aldı ve topyekun bir karşı saldırıyı başlattı
mona liza'da kol gibi yürek vardı)"
şair. çevirmenlik te yapmaktadır.
mükemmel olmayan insanların sıradan çatışmaları
evet ben değersiz biriyim be şekerim
sen bunu söylerken bilmediğin kadar
suçlarımla, yalan vaadlerimle,
burun karıştırma huyumla, çorapsız ayaklarımla
ezilmesine izin verenlerden intikam almaya
bu çocuk
bir sabah erken kalkacak
hepsi hepsi
sorularının zavallılaşmasını seyretmeye bir bir
nası da sevmiyosn beni di mi?
bahane şey be, şu hayat, şu sen, şu ucu
kıvrık gülüşün ve şu sokmayı beklemek
ve madem ki
seviştik ateşle oynadık
intikam keyifli duyguymuş be şekerim
ve acemilikle birden önerdiğim
dolu bir hayat, düzenli gardroplar hayat
veya sadece soğanın cücüğü masada hayat
yanlışmış
onun yerine bir sabah aryasında
iskeleye yanaşan bir şehir hatları vapuru gibi
titreyişimi seyredişini seyretmek
yuuuuuuuuuuuuuh be
tevazu muydu kalçalarının büyümesini beklemek
bir bir
şimdi bağıracaksın
ama bağırmakla sorunlar çözülmez ki
göm yastığa başını
madem ki
kendinden umut kesilmeyecek adam olamadım
içtiğin her sigarayı bundan böyle ben çekerim,
ciğerime, be şekerim
enis akın
bkz. kekeme şair