radikal genç'te nilgün marmara üzerine bir yazısını okumuştum. çok sıkı bir yazıydı. bulabilecek olanların mutlaka alıp okumalarını öneriyorum. şairle kurduğu ilişki neler yazdırmış. sonu şöyle bitiyordu:
"iyi baksın lorca, ölüler de kan kaybediyordu..."
Bu mükemmel yazılarından bana hiç söz etmemiştin Hasan... Biliyordum, şimdi emin oldum, Zayıf bedenine sığmıyor yüreğin, sığmayacak.. Bugün olduğun yer değil senin yerin, olmayacak...
intihara teşvik eden bir yazı bu.
yazara da, nilgün marmara dedikleri o kadına da saygı duymak mümkün değil.
bazen olanlara bir anlam veremiyor insan. Allah'ın verdiği canın kendimiz tarafından alınması kadar iğrenç bir durum olamaz ve bunu övmeninde.
bunun için yazar hakkındaki hiçbir iyi eleştiriye katılşmıyor, kendilerini kınıyorum...
üzgn adım ileri marş...
edebi anlamda olgunlaşmış bir ifadeler yumağı olan bu denemeler, gerçekten de çok iyi.
sanırım hiçbirimiz onu fiziki anlamda tanımıyoruz. ama bu yazıları yazan bir adamın yaşamada ölğümede yakışan bir adam olduğunu düüşünüüyorum.
onu bizle tanıştıranlara teşekküür ederken sanırım sayın hasanada bir teşekküür borçluyum.
nilgün narmarayla tanışmama vesile olduğu için
ben de gaziantep üniversitesinde öğrenciyim.
bir kaç defa uzaktan gördüüğüm bu öğrenci, devrimcilere benziyor.
keşke konuşabilme cesaretini gösterebilseydim...
döngüsel ölümün doğurganlığında yaşayan bu adam başka kim ki?
nedir, nerde yaşar, ne okur, başka ne yazar?
radikalde yayınlanmış bir edebiyat denemesiydi.
ama bence şiir...
İntiharın Çıplak Sureti ya da Nilgün Marmara" - Hasan Polat
"DÖNGÜSEL ÖLÜMÜN DOĞURGANLIĞINDA"
"aldırma 128!
intiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
her çocuğun kalbinde
kendinden büyük bir çocuk vardır
bütün sınıf sana çocuk bayramlarında
zarfsız kuşlar gönderecek..." Ece Ayhan
Tarihin öğrettiğidir. Doğumlarından çok ölümleri ilgilendirir bizi yaşama tutunmayı bilmeyenlerin, devrileceklerini bile bile kurulu düzeni devirmek isteyerek, aslolan için yürüyenlerin. Ölümü yüceleştirmek değildir bunun adı, kutsamak da değil. Zira; 'her ölüm erken ölümdür' diyen de, 'ölüm adın kalleş olsun' diyen de onlardır. Yaşamları acıyla sınanmıştır ve çoğu zaman maskeli yüzlerle girdikleri savaşta yenilmişlerdir. Mağlup ve mahcupturlar hayata karşı.
Çünkü onlar, coğrafyasız iklimlerin birer piçidirler.
Çünkü onlar, kanlı izlerde bölünendirler.
Çünkü onlar, her acıda biraz daha büyüyendirler.
Çünkü onlar, içlerinde bir babasız çocuk barındırmaktan hükümlüdürler.
Ne bin yıllık iktidarlara peşkeş çekip kölesi oldular hükümdarların; ne de ses geçirmez, güneş görmez duvarlar arkasında duvarlara benzediler. Kimisi kan görmekten nefret ederken kan çukurlarına gömülen Lorca'nın İspanya'sından geliyordu, kimisi devrimi en çok beklediği anda darbelenen bir şafakta zindanlara kıstırılan düş sahiplerinin İstanbul'undan. Soluksuz bir zamana denk geliyordu hüviyetsiz geceler ve ölüm güzel kılıyordu haramilerce teslim alınmış Kaf Dağı yolcularının öyküsünü. Öykülerini yeniden yazıyorlardı.
Doğum gününü hiçbir zaman bilmek istemediğim Nilgün Marmara, ölümüyle herkesi hayrete düşüren, geride bıraktığı şiirleriyle ölümünü anlamlı kılan, ölümünün gerekçesini gösteren bir şair. Nilgün Marmara'yı felsefi bağlamda nihilist olarak mı, stoacı olarak mı yoksa bir varoluşçu olarak mı değerlendirmek gerekiyor sorusu elbette ki tartışılmalıdır. Ancak tüm bunların ötesinde, derin ve kendisine has felsefesi, denenmemiş ve okunduğunda çoğu yerde yüzeysel bir çabayla anlamlandıramayacağımız şiirleri ve yaşamıyla birebir örtüşen imgeleriyle Nilgün Marmara'ya ve şiirine hiçbir tanımlama getirmemek gerekiyor belki de. Tanımlarla boğmak, sınırlamayı beraberinde getirecektir. Oysa Nilgün Marmara, tüm sınırların ötesinde, sınırları mahkûm eden bir yaşamın ve ölümün şiirini yazmıştır.
Boğaziçi Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyan Nilgün Marmara, tanıkların anlatımıyla, fakültenin merdivenlerine tek başına oturmaktan vakit buldukça sınıfın en arka sıralarında derslere giren ve akademik başarıyı yakalayan bir öğrenciydi. Üniversite döneminden tüm yaşamına ve de ölümüne kalan en önemli şey, kuşkusuz ki üniversite bitirme tezini de onun üzerine hazırladığı bir Alman kadın şair olacaktır: Slyvia Plath.
An gelir, bir filmin herhangi bir sahnesi tüm şeylerin özeti olur. An gelir, bir şarkının herhangi bir notasında donakalır adı ben olan tüm ayak izlerimiz, bir yaşamın özeti olur bir çığlık ya da bir fısıltı. Bir fotoğraflar şerididir gözlerimizin önünden geçen: Binilen üç tekerlekli bisikletler, gizliden yenilen toprak, kanın beyaza döküldüğü gecelere karışan inleme sesleri, giden ve daha dönmemiş, belki de hiç dönmeyecek olan, gerekçelerimiz...
Nilgün Marmara, bu fotoğraf şeridinde en çok da kendisine benzettiği Plath'ın fotoğrafında donakalacaktı. Ne geçmiş, ne yarın; o an, bir yüzün tüm anlarının dondurulmuş hüznüyle acıyacaktı.
Alman şair Plath'ın yazgısını, kendi yazgısıyla bir kolaj bütünlüğüne evirebilecek kadar cesurdu Nilgün Marmara. Çalkantılı yaşamı, şiirleri ve intiharıyla Nilgün Marmara için bir imge olan Plath, bir döngüsel ölümün doğurganlığında olduğunun farkında bile değildi.
"Bana fikrimi sormadan, beni var eden bu doğayı ve tanrıyı yok edemediğim için sadece kendimi yok ediyorum." gerekçesinde yalnız ölmüştü Plath ve Marmara yağmurların coştuğu gecelerde Marmara kadar ıslak kalmaya devam ediyordu. Marmara, Plath'ın gerekçesinde şiirler yazıyordu, en az Plath kadar yalnız, en çok Plath kadar cesurdu.
Nilgün Marmara, kendi yazgısını kendisi yazacaktı; nasılsa bir alacağı vereceği yoktu dünyayla...
Elinde kalan son parayla biraz daha yalnızlık alacaktı kendine, biraz da mürekkep. Kelebek ölüleri satan mahalle dükkânlarına hiç girmedi belki de. Yazılmış ve çizilmiş bir ideolojinin yolunda ilerlemiyordu. Kendi manifestosunu kendisi yazmıştı ve birilerini buna inandırma gibi bir derdi de yoktu.
Çoğullanan bir zehrin vücutta yarattığı o ilk dinginlikte cenneti sorgulayıp asmış gibidir yüzü. Bu Adem'e ve Tanrı'ya başkaldırdıktan sonra kirli bırakılan Lilith'in de öcüdür aslında. Fahişeliğin tapusuz ve sorgusuz aykırılığında tensel bir günahın yüzüdür, Colette'nin çağrışımlarıdır. Samuray değerleri için harakiri yaparak ölen Yukio Mişima kadar kanlı bir çocuğun annesi olduğu yüzündeki anlamda saklıdır. Nilgün Marmara, içinde taşıdığı ölü çocuk bedenleriyle şiirin ve yaşamın en haklı duruşundayken 'Düşü Ne Biliyorum' gerçekliğindeydi.
'Düşü/ne/biliyordu, o halde vardı.' Tarzı klişe söylemlerin ötesinde, Nilgün Marmara'da düşüncenin bir eylem tarzı olduğunu da göz önüne alırsak varacağımız sonuç da farklılaşacaktır. Kuşkusuz ki Nilgün Marmara, düşün bazında bilge bir konumdaydı ve bu bilgece duruş, varoluş-yokoluş arasındaki çelişkiyi perçinleştiriyor, yaşamla arasındaki uçurumu derinleştiriyordu. Çünkü Nilgün Marmara yalnızlığı kadar yalnızlık şiirleri, kirli yaşamlar kadar kirliliği yazıyordu. Bir kurgu değildir yaşam ve ölüm arasındaki o ince sınır. Onun şiirlerini farklı kılan durum da bundan kaynaklıdır: Yaşadığını yazmak, yazdığını yaşamak.
Elbette ki yazdığı dönem, Türk şiiri açısından yenilikçi bir döneme rastlıyordu. Özellikle 2. Yeni'nin şiire yeni tartışmalar getirdiği 80'li yıllarda Nilgün Marmara da bu tartışmaların içindeydi ve dönemin şairleriyle ilişki içindeydi. Ancak bu bir yere kadar etki bıraksa da, bütünsel bir alan yaratamamıştır Nilgün Marmara şiirinde. Bunun için Nilgün Marmara'nın şiiri, belli bir akımın şiirleri olmanın ötesidir. Çünkü Nilgün Marmara ötenin de ötekisidir.
"Öteki" kavramı üzerinde farklı anlayışlar belirleme mümkünatı olsa da, kadın kimliğiyle şiirler yazan bu şair alışılmışın dışında olduğunu göstermiştir zaten. Şiirin erkekliğini aşan Nilgün Marmara, erkeği dışlayan, erkeği saf dışı bırakan bir yaklaşıma sahip değilse de bir yerlerde erkeğin suçluluğunu da haykırır:
'Ben, babamın yuvarladığı çığın altında kaldım.' derken, baba şahsında erkeği de eleştirmektedir.
"ey iki adımlık yerküre! / senin bütün arka bahçelerini gördüm ben." diyecekti bir şiirinde ve yazgısını yazgısıyla yazdığı Plath, hiçbir zaman uzak düşmemişti daha. Yaşamın neresinden dönersen kârdır demenin vakti gelmiştir. Birileri onu çağırıyordu, birileri 'buraya gel' diyordu. Bir kedinin titrek bakışlarıydı tek tanığı. Son şiirini kanıyla yazacaktı; ama haykırmadan, ama suskun. 13 Ekim 1987'de evinin bulunduğu apartmanın altıncı katından yeryüzüne iniyordu. Yerçekimi kuvveti yalan; son bir kez daha bakmak için Marmara'yı arıyordu gözleri. Kararlıydı; gürültülü geldiği dünyadan suskunca gidecekti. Hiçbir çığlık atmadı 6'dan yeryüzüne inerken. İntiharın tarihini bozmuştu; bu sefer suskundu.
Cemal Süreya, "Hepimizin yapmak istediğini; ama hiçbirimizin yapamadığını bu kız yaptı." demişti. Ece Ayhan, onu birazdan tabiattan tahtaya kalkacak bir çocukmuş gibi seviyor, ona sınıfça zarfsız kuşlar göndermemizi tembihliyordu.
Nilgün Marmara alışamadığından gidiyordu. Kırmızı Kahverengi Defter'den armağan Daktiloya Çekilmiş Şiirler'i yok saymadan yeni bir şiir yazmak adına meydan okuyordu dünyaya. Biliyordu bir şiirinin eksik olduğunu. Şiiri intiharıydı, utansın tüm maskeli yalancılar, şiirini kanıyla yazıyordu.
İntiharı son şiiriydi, şiir toprak kokuyordu.
İyi baksın Lorca, ölüler de kan kaybediyordu...
"Hades İkliminde Dersimiz: Ölüm" - Hasan Polat*
"İNSANLAR MUMDANDI"
“Önce söz vardı" diyen tüm kadim kitapları inkar ediyorum şimdi. Masallar "evvel zaman içinde" değil artık. Bir yazgının yazılmamış noktasında notasız bir şarkı kadar uyumsuz geçip giderken sokakların kalabalığından, duymadığımız o kaldırımların çığlığı yorgun akıp suskunlaşıyor ve ölmek ve öldürmek babadan kalma bir kehribar tespih gibi çekiliyor, ve kan ve acı yineleniyor dillerini anlamadığımız ölüm elçilerinin ağızlarından...
"Önce kan vardı..." Habil ile Kabil'i doğuran Havva, kanla yıkamıştı çocuk bedenlerini. Kan kanıksanmıştı. İlk cinayet. Kardeş, kardeşi vurmuştu. Kabil, Habil'i. Eski zamandır, süre gelir o günden bugüne.
Ölümün artık çok basit kılındığı bu günlerde, hangi yaşama sığınacağımızı kestirmek çok zor. Gün gün körelen umut, küstürülen barış, an an tıkanan demokrasi. Okunmaz oldu
"Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar" şiiri.
Dersimiz: Ölüm
Herkes belirlenmiş müfredata uygun bir şekilde ölmelidir. Yaşamak, müfredatımıza uygun bulunmamıştır. Tüm sözcükler acıyla yıkanmış, ağıt sesleriyle kurumaya bırakılmıştır. Barış, sabıkalıdır ve umut yarına yardım yataklıktan suçlu bulunup asılmıştır. Yaşam faili belli meçhul bir cinayettir artık.
Dersimiz: Ölüm
Herkes müfredata uygun bir üniformayla derse girmek zorundadır.
Suç işliyorum, sana sığınıyorum ben Anne. Al beni uğruma döktüğün gözlerinin ışığına.
Çocukluğumuzun ıslak damlı evine yerleştir. Anlattığın masalların en çocuk yerine ve söyle onlara anne. Yaşamın saçmalıklarını anlat. Onlar da bilsinler; ölümün artık bir sonuç olmadığını, ölümün artık ve sadece bir gerekçe olduğunu.
Bak ve söyle, bu kan temizlenir mi yüreklerden, cehennemin kokusunu taşıyan ellerden?
Tüm kutsal kitaplar özür dilesin senden, tüm savaş çığırtkanları...
Bir uçurumun rengine gömülen bir ermişin vesikalık silueti, mezardan çıkarılan yağmur yüzlü genç kızın ölü düşleri. Üzerinde yağ lekeleri taşıyan o çocuk ben miyim Anne? Toprak niye artık sadık yari değil kimsenin, niye sadece ölülerin? Hepimizin Adem'den gelme adamlar olduğu iyi düşünülmüş bir yalan mı sadece?
'İnsanlar mumdandı' diye bağırıp duruyorduk ya oynadığımız o oyunda; doğruymuş. İnsanlar mumdanmış, eriyor eritiyorduk.
Gecenin dehlizlerinde girdiğim bir çıkmaz sokak bu, ne gidebildiğim ne kalabildiğim bir kördüğüm hali. Anlattığın hiçbir söylence kurtaramıyor beni bu kan lekeleri taşıyan kaldırımlardan. Gördüklerim ve göreceklerim. Dikilen tüm savaş anıtları midemi bulandırıyor, yaşamın üzerine ölümü kusuyorum, kirleniyor hayat. Balgamlanmış ömürler, bir doğmamışın ölü taklidi. Şarapnel yaralarıyla yüzsüzleşen melekler kör ve sağır artık. Tanrı görmüyor, tanrı duymuyor. Karanlığın 'her yer' demek olduğunu öğrendiğim yeni baskı sözlükleri yakarken suçüstü yakalanıyorum. Sokaklar gebe olduğu faşist çocuğu elime doğuracaktı, kaçarken arkamdan vuruldum, dönemezsem beni arama... Beni yeniden doğurma Anne...
Yeniden dirilen Lazarus kadar şanssızız artık, bir korkunun eşiğinden her yere doğru Barabbas'lar geliyor. Çünkü burası, Hades... Çünkü zaman, ölüm saatine kurulu.
Söyle Anne; adları bilinmeyen onca ölünün ağıdı nasıl yakılır, nasıl tutulur yasları suretleri anımsanamayan onca ölünün?
Bu hayatın kaçıncı katında kiracısın ki sen Anne?
Hades'in kaçıncı merdiveninde...
* Gaziantep Üniversitesi / Türk Dili ve Edebiyatı
hades ikliminde dersimiz ölüm demişti, mavi melek adlı bir dergide.
yaşamla sıkıntılı. tüm kutsal kitaplar kandırmıştı onu ve annesini de.
'beni bir daha doğurma anne' diye bağırmış. annesi duymuş mu bilmem.
mavimelek.com adlı internet sitesinde yayınlanmış olan yazısı okunmaya değer.
nilgün marmara üzerine çok düşünülmüşlüğün yazısı bu.
deneme yazısında bulduğu imgelerle ölümü yazıyor.
kanlar içinde bir ülkenin yollarından geçerken
bir yarısı çalınmış ay kanıyor
katar katar göç kervanları birbirine tutunuyor
ve sıtmadan ölüyor harranın türkçeden kalmış kürt çocukları
bir koçer hawarında ses kanıyor
eşkıyalar tutmuyor yolları artık
üniformalı bir kölenin sorduğu kimlik kimsesizliğimiz
adına eşkıya dedikleri bir aşkın peşindeler artık
özgürlüğün nöbetinde
aşkıyalar
fıratın aşkı bu
diclenin çığlığı
kaçak tütün
kaçak çay
kaçak aşkların aşkıyaları
amedin karanlık dehlizlerinden geçiyorum
her kadının yüzü bir imgedir burada
her çocuğun yüzü lorca'nın dizelerinden kalma bir savaş hali
bir delinin sözleri yankılanıyor sokaklarda
bir fahişenin gözlerden uzak inleyişleri
yol bitmiyor
yol gitmiyor
bir dumanın izini sürüyor kara bulutlar
dağlar tutuşmuş
yürek yanıyor
çatışmanın tam ortasında
bir çocuk doğumuna bir babanın kanlı cesedi fon oluyor
tüm requımler bir hawardır artık
hep böyle mazlum kal amed
kürdistan yollarında bir ülke kanıyor... (hasan polat)
bana ulaşmış bir şiiriydi...
bir dönem bingöl'de yayınlanan asmin dergisinde de yazıları yayınlanmıştı. yakın bir zamanda kitabı çıkacaktır, ki bence bunu hak ediyor...
"intiharın çıplak süreti" isimli yazısını okumuştum. intihar çok çekici gelmişti o zaman. ölümü kutsamak gibi bir şeydi. başarılar dilerim kendisine.