divan edebiyatı alanında yoğunlaşmış güzel kitapların sahibi prof.dr. bir dönem zaman gazetesinde köşe yazarlığı yapmış nedense birdenbire okuyucularına veda ederek ayrılmış ve ardından yerine beşir ayvazoglu geçirilmiştir. konuşması yazıları kad
gül bülbül hikayelerinden sıkılıp kendini büyükşehir belediyesinin şefkatli kollarına atmış,ve kendini büyük şehir belediyesi kültür danışmanı olarak halka arz etmiş şahıstır.
bir edebiyat hocasının olması gerektiğinden fazlası degil belki ama o divan edebiyatını sadece sınıftaki öğrencilerine anlatmakla yetinmiyor ve bu kadar ünlü bir edebiyatçı olmasına rağmen gayet mütevazı...çok kibar bir insan.
beşiktaştan üsküdara gecerken karşılaşmış selam vermiştik.bize elindeki kitap ve dergileri hediye etti ve bir sürü övgü dolu söz söyledi istanbulu seviyoruz diye.
ve hatta keçinin bile olmadığı yerde kendisine "şıh" denmiş. o da böyle düşünenlere karşı hiç bozuntuya vermemiştir.
ama bu kadar da olmaz yaa... kitapları da çok pahalı ha... hele bir ara kurduğu L&M yayınevinin kuruluş şeesinde "L&M yayınevi sadece iskender pala kitapları basar" ibaresi yok mu... cık cık cık... herhangi bir divandan al bi gazel; şerh ayağına aşk-meşk-felan-fıstık koy, sat.
Âh min'el Âşk
Geceleri balkonda ışığın etrafını alan pervane böceklerini fark etmiş miydik hiç?
Ya onların aşk uğruna yaşadıklarını bilir miyiz? Yani pervanenin mum ışığıyla yaşadığı aşkın hikayesini…
Aşk bir farkına varış, bir idrak seviyesidir… ‘Aşk odu önce ma’şuka, andan âşıka düşer.’ derler, malum. Yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer. Önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın… Pervane aşkını ispat edebilmek için gördüğü anda ışığı, etrafında dönmeye başlar. Bir cezbedir bu. Bu cezbenin gittikçe daralan bir çemberi vardır. Işığın etrafında döner, döndükçe biraz daha yakından dönmek ister. Işığı gördüğü anda aşkı ilmel yakin olarak tanıyan pervane, onu aynel yakin bilmek istediği için gittikçe mumun etrafındaki çemberi daraltıyor. Çember daraldıkça pervanenin aşkı artıyor, şevki artıyor, coşkusu artıyor. Coşkusu arttıkça da cesareti artıyor. Aşk cesaret işidir, neticede. Ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe. İlk lezzettir işte o acı. Acı verir, yakar içini. Ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar. Acı ve lezzet… Birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün… İşte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek.
Azap kelimesi azp kelimesinden türüyor. Azp lezzet demek. Azabın ne olduğunu buna göre ölçün ve düşünün. İşte kanadının ucunu bir defa yaktığı zaman pervane ilk azabı duyar; fakat öyle bir lezzettir ki o azap… Bu azap ve ondan alınan lezzet, insanı yavaş yavaş nefsinden sıyırıp vuslatı mümkün kılar. Bu sefer daha büyük bir cesaretle kendini ateşe atarcasına gider ışığı kucaklar.
Ve burada ateş pervaneyi yakar kavurur. Bir buğday tanesi gibi toparlayıp yere düşürür. Artık pervane ‘hakkal yakin’ biliyordur vuslatı. Bu fenadır. Bu canını verdiği noktadır. Mumun bundan haberi bile yoktur belki. Olmasına da gerek yoktur. Bu pervanenin aşkıdır çünkü. Aşkı uğruna can veren pervanenin aşkı. Ama öbür taraftan mum da yanar. Onun aşkı da, acısı da kendincedir. Önce can ipliğine bir ateş düşer ve yanmaya başlar mum… Sonra içindeki o yangını söndürmek için gözyaşı döker. Ateşi su söndürür çünkü. Ama mumun gözyaşları onun ateşine daha da bir güç verir, elemi arttıkça artar. Ve erir can ipi, sevgilinin yolunda yok olana dek…
İskender Pala
askermiş, çok şaşırdım. galiba denizci öğretmen subay. aydoğan vatandaş'ın bir yazısında okudum.
gül bülbül hikayelerinden sıkılıp kendini büyükşehir belediyesinin şefkatli kollarına atmış,ve kendini büyük şehir belediyesi kültür danışmanı olarak halka arz etmiş şahıstır.
bir edebiyat hocasının olması gerektiğinden fazlası degil belki ama o divan edebiyatını sadece sınıftaki öğrencilerine anlatmakla yetinmiyor ve bu kadar ünlü bir edebiyatçı olmasına rağmen gayet mütevazı...çok kibar bir insan.
beşiktaştan üsküdara gecerken karşılaşmış selam vermiştik.bize elindeki kitap ve dergileri hediye etti ve bir sürü övgü dolu söz söyledi istanbulu seviyoruz diye.
15 yıldır usanmadan gül bülbül yazıları yazıyor pala.
artık biz sıkıldık.
"romanım" dediği şeyi gördük. sadece adı var.
ve hatta keçinin bile olmadığı yerde kendisine "şıh" denmiş. o da böyle düşünenlere karşı hiç bozuntuya vermemiştir.
ama bu kadar da olmaz yaa... kitapları da çok pahalı ha... hele bir ara kurduğu L&M yayınevinin kuruluş şeesinde "L&M yayınevi sadece iskender pala kitapları basar" ibaresi yok mu... cık cık cık... herhangi bir divandan al bi gazel; şerh ayağına aşk-meşk-felan-fıstık koy, sat.
Aşkname/ Kapı Yayınları
Âh min'el Âşk
Geceleri balkonda ışığın etrafını alan pervane böceklerini fark etmiş miydik hiç?
Ya onların aşk uğruna yaşadıklarını bilir miyiz? Yani pervanenin mum ışığıyla yaşadığı aşkın hikayesini…
Aşk bir farkına varış, bir idrak seviyesidir… ‘Aşk odu önce ma’şuka, andan âşıka düşer.’ derler, malum. Yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer. Önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın… Pervane aşkını ispat edebilmek için gördüğü anda ışığı, etrafında dönmeye başlar. Bir cezbedir bu. Bu cezbenin gittikçe daralan bir çemberi vardır. Işığın etrafında döner, döndükçe biraz daha yakından dönmek ister. Işığı gördüğü anda aşkı ilmel yakin olarak tanıyan pervane, onu aynel yakin bilmek istediği için gittikçe mumun etrafındaki çemberi daraltıyor. Çember daraldıkça pervanenin aşkı artıyor, şevki artıyor, coşkusu artıyor. Coşkusu arttıkça da cesareti artıyor. Aşk cesaret işidir, neticede. Ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe. İlk lezzettir işte o acı. Acı verir, yakar içini. Ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar. Acı ve lezzet… Birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün… İşte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek.
Azap kelimesi azp kelimesinden türüyor. Azp lezzet demek. Azabın ne olduğunu buna göre ölçün ve düşünün. İşte kanadının ucunu bir defa yaktığı zaman pervane ilk azabı duyar; fakat öyle bir lezzettir ki o azap… Bu azap ve ondan alınan lezzet, insanı yavaş yavaş nefsinden sıyırıp vuslatı mümkün kılar. Bu sefer daha büyük bir cesaretle kendini ateşe atarcasına gider ışığı kucaklar.
Ve burada ateş pervaneyi yakar kavurur. Bir buğday tanesi gibi toparlayıp yere düşürür. Artık pervane ‘hakkal yakin’ biliyordur vuslatı. Bu fenadır. Bu canını verdiği noktadır. Mumun bundan haberi bile yoktur belki. Olmasına da gerek yoktur. Bu pervanenin aşkıdır çünkü. Aşkı uğruna can veren pervanenin aşkı. Ama öbür taraftan mum da yanar. Onun aşkı da, acısı da kendincedir. Önce can ipliğine bir ateş düşer ve yanmaya başlar mum… Sonra içindeki o yangını söndürmek için gözyaşı döker. Ateşi su söndürür çünkü. Ama mumun gözyaşları onun ateşine daha da bir güç verir, elemi arttıkça artar. Ve erir can ipi, sevgilinin yolunda yok olana dek…
İskender Pala
popüler divan edebiyatı şerhcisidir. erbakan hocanın dediği gibi "koyunun olmadığı yerde keçiye abdurrahman çelebi derler."