jaklin celik

.

admin's picture
1-a ömer türkeş kitabını

a ömer türkeş kitabını şöyle tanıtmış;

İstanbul’dan kırık dökük yaşantılar

“Kum Saatinde Kumkapı” adlı öykü kitabında on bir öykü yer alıyor. Genellikle yazarın da mensubu bulunduğu Ermeni cemaatine dair öyküler bunlar. Basit, sıradan insan yaşamlarını, gündelik yaşantının tekdüzeliği içerisinde işlemiş Jaklin Çelik. Zaman zaman Türkler ve Kürtler de katılıyorlar öykülere, ama etnik kimliklere yönelik bir vurgu yapmıyor yazar. Aslında öykülerde yer alan karakterlerin isimleri Kayane, Azat, Arşaluys, Onnik veya Yerçenik olmasa, Anadolu’da yüzlerce yıldır yaşayan bu etnik gurubun gündelik yaşantılarını Ahmet’lerden, Hasanlar’dan, Ayşe’lerden, Fatma’lardan ayırmak da mümkün olmayacaktı.

Zaten nasıl mümkün olabilir ki koskoca İstanbul’un giderek yoksullaşan bir semtinde geçim sıkıntıları içerisinde ayakta kalma savaşı veren insanların farklılaşması? “Deniz Mıgırdiç’in, Gökyüzü Sarkis’in” öyküsündeki Balıkçı Mıgırdiç ve Demirci Sarkis gibi, her yerde aynı şekilde yaşlanıp, geçmişi özlemle anmıyor mu insanlar? Veya “Kadınlar Koğuşu”nda anlatılan akıl hastanesindeki dram farklı yaşanabilir mi dinler, ırklar farklı olduğunda? Ya da, “Taze Gelin” adlı öyküdeki Suren Amca’nın doğduğu topraklara; Duron’a, yani Muş’a olan düşkünlüğünü, hiç dinmeyen özlemini dile getirdiği ve “İsa bilir, Meryem de şahidim, Sıyırır ağaç köklerini, yakmadan akarım Muş ovasına” sözleri ile biten dizeler, doğduğu topraklarından kopmak zorunda kalan; dili, dini, ırkı, cinsiyeti ve kopma nedeni ne olursa olsun, her insanın paylaştığı duyguları dışa vurmuyor mu? Birlikte söylemiyor muyuz “Sarı Gelin” türküsünü?

Jaklin Çelik’in hikayelerinde yer alanlar bizim insanlarımız. Mekan İstanbul olsa da, Anadolu’nun dört bir yanından gelen insanlarla kozmopolitleşen bu kente, bu kentin eski ve yeni insanlarına dair hüzünlü anları seçmiş bizlere aktarmak için. Hikayelere serpiştirdiği mizahi öğeler ise ironik bir durum yaratıyor ve söz konusu hüznü biraz daha derinleştiriyor. Bazen, “Yaradanla Hesaplaşma”daki travesti Necla ile kurduğumuz tanışıklıkta olduğu gibi, okurken değil, okuduğunuz üzerine düşünürken fark ediyorsunuz hikaye kahramanlarının trajedisini.

Nostalji..!

Daha ilk öyküde, “Kiralık Ev”de, karşımıza çıkan huysuz ihtiyar Azat teyze ve kiracısı arasındaki ilişkinin geleceğine bir gönderme yaparak, olup bitenlerin geçmişte yaşandığının altını çizen Çelik, kitabının sonuna; hikayenin geçtiği mekan olan evin, o evin sahiplerinin, Kumkapı’nın ve kendi çocukluğuna damgasını vuran diğer mekanların -eski- resimlerini koyarak, anlatının yaşanmışlığını sahicileştiriyor. Böylelikle “Üç Kısa Kokulu Nefes”te yıkılan eski eve yakılan ağıt, bir tarih yüklü başka eski evlere, başka eski insanlara da yayılıyor, kendi geçmişimizle anlatılan arasında köprüler oluşuyor.

Yazarın geçmiş zamanı, “kimler geldi bu eve, kimler geçti bu evden. Şampanya bardağında yaşamlar, kırık su bardağında çırpınışlar... ah şu renkten renge girmiş bukelamun duvarların dili olsa da anlatsa. Ta eskiden, ta çocukluğumdan hatırlıyorum; Takvor amca elleri kolları dolu geldiğinde, ipli çıngırağa dokunmadan, bir ıslıkla nasıl açtırırdı kapıyı Anahid teyzeye? Kapıyla birlikte açılan sanki yüreğiydi; kanatları gökyüzüne, aşkı yüreğinin derinliklerine, sevgisi sonsuza...” cümleleriyle yad edişindeki nostaljiyi hemen fark ediyoruz ve bu nostaljik atmosfer diğer öykülerde de hissettiriyor ağırlığını.

Jaklin Çelik akıcı bir dille anlatıyor hikayelerini. Kimi zaman kısa, tek kelimelik cümlelerle vurguyu derinleştirirken, kimi zaman da -yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi- bir duygu yükünün tasvirine uygun düşen imgelerle zenginleştiriyor ifadesini. Anlatıda “ağız” kullanmanın tehlikelerine rağmen, Ermeni veya Kürt karakterlerin Türkçe’yi konuşma tarzlarını olduğu gibi yansıtmayı tercih etmiş. Bakış açısı ise değişiyor. Kimi zaman bir anlatıcı dolaşıyor hikayelerde, kimi zaman bilinmeyen bir üçüncü şahsın gözüyle izliyoruz olup bitenleri. Ama neyi, nasıl anlatırsa anlatsın, Jaklin Çelik’i okumakta ve anlamakta hiç bir sıkıntı çekmiyor, taşıdığı duygulara duygudaşlık yapabiliyoruz.

Herhalde bu eleştiri yazısında kitaba dair en fazla sözü edilenin, hikayelerin taşıdığı duygusal ağırlık olduğunu fark etmişsinizdir. Duyguların bir edebi metne yansıtılmasına bir itirazım yok. Ancak, sıradan insanların sıradan yaşantılarından fışkıran hüzünlerin yaşanan toplumsal ilişkilerle birlikte işlenmesini tercih ettiğimi söylemeliyim. Yazar, söz konusu toplumsallığı bütünüyle ihmal etmemiş ama silikleştirmiş. Jaklin Çelik, nostaljik duygulara, geçmişin pastoral renklerine ağırlık verme konusunda yalnız değil. Kadın yazarların bu yıl içinde yayınlanan hikaye veya romanlarında hep aynı eğilimin egemen olduğunu görüyoruz. Erkek yazarlar ilgilerini post-modern kurmacalara yöneltirlerken; Zerrin Koç, Zehra Tırıl, Fatma Gürel, Ayfer Tunç, Asuman Tümer gibi kadın yazarlar, geçmiş ve bugün arasında gidip geldikleri metinlerinde, duyguları düşüncenin önüne koyuyorlar...
A. Ömer Türkeş

esrarengiz's picture
2-diyarbekirli ermeni yazar.

diyarbekirli ermeni yazar. agos ta da yazmış galiba