Kullanıcı girişi

alfabetik liste: # A B C D E F G H I J K L M N O P Q R S T U V W X Y Z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9

jale parla



3 entry --

nezzare kullanıcısının resmi
 #

Türkiye'nin en önemli (bile isteye kullanıyorum) akademisyen ve eleştirmeni. Boğaziçi Üniversitesi'nden emekli Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü üyesi. Don Kişot'tan Bugüne Roman adlı enfes bir kitabı vardır ki Roman Kuramı açısından çok önemlidir. Ulysess uzmanıdır aynı zamanda. Dünyadaki sekiz-dokuz Ulysess uzmanından biridir. Birçok profesörün olduğu gibi benim de idolümdür.

 
admin kullanıcısının resmi
 #

Yaralı Dil- Mehmet Uzun Konferansı Tebliği

Bugün burada Mehmed Uzun’un romancılığını, bu kültürün mesele haline getirdiği bir konu bağlamında, dile uygulanan yasaklar ve kısıtlamalar bağlamında tartışmak üzere toplanmış bulunuyoruz.

Ondokuzuncu yüzyıldan bu yana, toplumsal yaşamın hemen her alanında, bir reformdan diğerine nefes nefese koşmakta olan bir toplumuz. Ve bir an nefesimizi toparlamak için dursak, durabilsek, kültürel yenileşme uğruna yapıldığı söylenen bu reformların pek çoğunun, ancak kültürü (ve tabii toplumu) denetleme amacı güttüğünü görürdük.

Türk dil reformunun da hazin bir tarihçesi var. Ondokuzuncu yüzyılın başından itibaren dilin sadeleşmesi için girişimlerde bulunan yazarlar, bu projelerinin edebiyat yoluyla, dilin, toplumsal dönüşümle ahenk içinde değiştiği süreçlerde, bir anlamda doğal diye nitelendirebileceğimiz süreçlerde gerçekleşmesini öngörüyorlardı. Oysa 1936’da hızlandırılan dil reformuyla bu doğal süreç tam bir kesintiye uğratıldı. Dilin sadeleşmesi uğruna girişilen aşırılıklara, giderek Güneş Dil Teorisi hezeyanlarına burada değinmeyeceğim, ama bir şey var ki, onu söylemeden de geçemeyeceğim. Dil reformu, bir reform sürecinden diğerine koşan bu toplumda en başarılı reform oldu; öyle ki, Geoffrey Lewis bu konuda Trajik Başarı: Türk Dil Reformu [The Turkish Language Reform: A Catastrophic Success] diye bir kitap yazdı.

Bu reformun trajedisi de, ironik “başarısı”da, bugün artık çoğumuz için açık: Cumhuriyetin projelendirdiği dil reformu çerçevesinde, tarih tezleriyle birlikte, dil, milli kimlik oluşturulmasının başlıca aracı olarak görüldü; bunun dışında dilin doğallığına ya da sanatsallığına en ufak bir saygı gösterilmedi; kaygı duyulmadı. Üzerinde milli kimliğin kurulacağı bir Anadolu coğrafyası vardı ki, son derece heterojen bir yapı ve tarihe sahipti. Dilin sadeleştirilmesi, arındırılması, homojenleştirilmesi, Anadolu’nun heterojenliğinden duyulan korkuya karşı bir savunma,bir telafi güdüsüyle gerçekleştirildi. Eğer kültürel coğrafya istenildiği kadar homojenleştirilemiyorsa, homojen bir tarih ve dil yaratılmalıydı; öyle ki Türkçe bir ilk dil olarak, bütün dünya dillerini öncellemeliydi.

Olmayacak bir projeydi bu; ve olamayacağı da, çok kısa zamanda, çok kişi tarafından teslim edildi. Ama bıraktığı tortu Türk edebiyatının, özellikle de Türkçe’de romanın izlediği yolu etkilemesi açısından belirleyici oldu.
Kültürel hayata ideolojik müdahalenin bizdeki kadar sert olduğu bir gelenekte bir roman kanonu oluşamamasının nedeni kuşkusuz her kuşağın bir öncekinin dilinden kopukluğudur. 1945 yılında doğmuş birisiyseniz, 1930dan önce yazılmış bir metni, eğer yeni harflerle basılmamışsa, okuyamazsınız. Eğer basılmış ama sadeleştirilmemişse, anlayamazsınız. Eğer sadeleştirilmişse, orijinaline sadık mı değil mi, asla güvenemezsiniz. Bu durumda da edebi geleneğinizin sürekliliği konusunda bir fikir ve duygu sahibi olamazsınız. Eğer yazarsanız, bu gelenekten yoksunsunuz Eğer okursanız, habersizsiniz.

Benim alanım İngiliz Edebiyatı’dır ve hem Türkiye’de, hem de Amerika’da de İngiliz Edebiyatı dersleri verdim. Amerika’da ders verdiğim yıllarda hiçbir İngiliz, ya da Amerikalı öğrencinin, eski ya da orta İngilizce’den okuduğum bir pasajı dinlerken—ki bu dönemlerin dilleri modern İngilizce’den gerçekten çok farklıdır—gülme nöbeti geçirdiğine rastlamadım. Türkiye’ye dönüp Türk romanı üzerinde çalışmaya başladıktan sonra bu konuda da birkaç kez ders verdim. Aynı yöntemle, yani metinlerden alıntılarla romanları anlattığım bu derslerde, gerek Boğaziçi Üniversitesi’nde, gerekse şimdi bulunduğum Bilgi Üniversitesi’nde öğrenciler, ondokuzuncu yüzyıl romanlarından okuduğum pasajları dinlerken, daha ilk cümlede, gülme nöbetlerine tutuldular. Gerçekten çok saşırttı beni bu. İçinde bu denli kuvvetli bir yabancılaşma, böylesine küçümseyici bir alay barındıran bir kültürel kopuş beklemiyordum. O zaman Geoffrey Lewis’in Türk Dil Reformu: Trajik Bir Başarı diye Türkçe’ye çevrilen The Turkish Language Reform: A Catastrophic Success adlı kitabına attığı başlığın ne denli yerinde olduğunu düşündüm: Argoyla söyleyecek olursak, “felaket” bir başarıdır gerçekten de Türk dilinin reformu.

Felaketi gayritabiliğindedir.

Hiçbir şeyin doğal halinden hoşlanmayan bir geleneğimiz var. Doğanın doğalını, kadının doğalını, çocuğun doğalını sevmeyiz. Denetlemek isteriz. Denetleyemezsek korkuturuz, sindiririz, ezeriz, yaralarız, öldürürüz.
Dilin de doğalını sevmedik. Burada dilin doğallığından söz ederken, çok tartışmalı bir alana girdiğimi biliyorum. Dilbilimcilerin kaş kaldırdıklarını da görür gibi oluyorum. Hele de edebi dilin doğallığını savunamayacağımı da biliyorum. Ama bir paradoksu savunabileceğimi sanıyorum. Bütün yapaylığıyla edebi dil, ve tabii bütün konvansiyonlarıyla konuşulan dil, ancak merkezi ideolojik müdahaleden özgürleşirse, doğal gelişimine kavuşabilir. Yani dil değişip gelişecektir elbette; ve bu değişimine, stilize, yapay bir dil olan edebiyat katkıda bulunacaktır.Ama edebi dilin yaratıcı yapaylığıyla, egemen politikaların dayatıcı yapaylığı arasında çok önemli bir fark vardır: Birincisi dili besler, yaşatır, büyütür, ikincisi onu öldürür.
Dilin de doğalını sevmedik.

Yıllarca Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ünlü dizesini tekrarladık: Türkçem benim ses bayrağım. Buradaki eğretilemenin ideolojik, kültürel bir eğretileme olduğunu düşündüğünüz anda, “ses bayrağının” hangi tepelere çekilebileceğini de kestirebilirsiniz.

Nitekim yıllarca arı Türkçe, öz Türkçe kullanmak ilericilik, ulusalcılık, açık fikirlilik oldu. Osmanlıca kullanmak ise gericilik, Kemalist geleneğe ve ulusal kültüre ihanet olarak algılandı. Ne oldu? Yakın edebi kültürümüzün bence en önemli tarihi, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Ondokuzun Asır Türk Edebiyatı tarihi, 1946-74 yılları arasında, otuz yıl içinde, yalnızca 4 baskı yaptı. Hiçbirimiz edebiyat öğrenirken bu kitabı okumadık; okuyamazdık da. Çünkü Tanpınar’ın dili bize yabancı gelirdi. Onun yerine gerçekten kötü, gerçekten yetersiz edebiyat tarihleri okuduk. Bu tarihleri ezberleyip sınavlara girdik. Bilgileniyoruz zannederken, bilgisiz kaldık.

En trajik sonuçlarından biridir doktriner eğitimin bu. Sanırsınız ki öğreniyorsunuz, bilgileniyorsunuz, bildiğinizi sanırsınız. Öğrendiklerinizin ne denli az, ne denli yetersiz olduğunu bazan keşfedersiniz; ama çoğunlukla da keşfedemezsiniz. Bilinecek herşeyi öğrenmiş olduğunuzu sanır, önyargılarla, dogmalarla, kendinden memnun, kendinden emin, ahkâm kesersiniz.

Eğitime vurulabilecek en hazin darbedir bu. Ve dil reformu, ideolojik boyutuyla, bu ülkede, en azından edebiyat alanına bu darbeyi vurmuştur.

George Orwell’in 1984 adlı romanında totaliter düzenin dayattığı newspeak—yeni dil- de kötülük yenilikten değil, yalan ve dayatmadan, giderek, yalanın dayatılmasından kaynaklanır. Dil üzerinde kurulması amaçlanmış siyasi egemenliklerin, dayatmaların kalıcı olamayacağını ise bize Thomas Mann’ın Mario ve Büyücü adlı öyküsü anlatır. Orada büyücü (Mussolini’yi temsil eder), kendisine karşı çıkan gencin diline ancak bir performans süresince ket vurur. O da hipnoz uygulayarak. Sonra, o performansın sonunda patlayan tabancayla, hipnoz bozulur.

Dilin dizginlenemeyeceği öylesine evrensel bir deneyimdir ki, bu konuda aklınıza gelecek her şair ve yazarın söylediği bir söz bulabilirsiniz. Mehmed Uzun da “Bir Dil Yaratmak” başlığıyla toplanan söyleşilerinden birinde bunu söylüyor:

“Sürgünde edebi metinler haline getirilen yasaklanmış sözcükler Diyarbakır’a, sözcüklerin esas membası olan yukarı Mezopotamya’ya ulaşmışlardı. Her türlü engel ve zorluğa rağmen her zaman, her yerde akmış yasak sözcükler, yine, yanıbaşımızda, binlerce yıldan bu yana durmadan akan Dicle nehri gibi akıyorlardı. O olağanüstü güzel bahar günlerinde tarih bir kez daha bize bir şeyi hatırlatıyordu; ne zor ve zulüm ne de yasak ve sürgün edebi sözü yok edebilir. Edebi sözün gücü ve kuvveti, her türlü güç ve kuvvetten daha fazladır.” (22-23)

Geçtiğimiz Cuma Milliyet gazetesindeydi sanıyorum, Genel Kurmay’ın Türkçe’nin doğru kullanımını denetlemek üzere bir genelge çıkardığı yazılıydı. Ama doğruluktan neyin kastedildiğine ilişkin ayrıntı yoktu. Gerçi bunu her yıl kutlanan dil bayramlarının törensel konuşmalarından çıkarabiliriz: Sivil ve askeri devlet erkânının hazır bulunduğu bu konuşmalarda, Türk dilinin kutsallığı, milletin birliğinin, vatanın bölünmezliğinin sembolü olduğu, standard Türkçe’nin korunmasının Türk kimliğinin bekasıyla eşanlamlı olduğu yinelenir. Herhangi bir kitapçıda dil kitaplarının bulunduğu bir rafa göz atarsanız, yalnızca bu kitapların başlıklarından Türkçe’nin hala ne denli duygusal bir sorun olarak algılandığını çıkarabilirsiniz. Bu başlıklar, Türkçe Off gibi inleyen, Türkçem Mahzun ben Mahzun gibi ağlayan, Türkçe’nin yanlış kullanımlarına isyan eden, dikkatsizlliklere gücenen, iyi kullanımıyla coşan, gelecekte dirileceğini müjdeleyen, son derece duygusal ifadelerle doludur. Hakkı Devrim’in gazete sütununun başlığı bu dediğime iyi bir örnektir: Dil yaresi. Dil yarası bir gönül yarasıdır Hakkı Devrim’e göre.

Dil yaralanmaz mı peki? Elbette yaralanır. Ama standarttan uzaklaştığı için değil, standartlaşmaya zorlanırsa. Susturulursa. “Dilimi sormayın” der Hasan Ali Toptaş bir şiirinde, “konuşamadıklarımdan” [yaratılmıştı] “ve kanlı bir kitap gibi yatıyordu ağzımda.” [Yalnızlıklar] Mehmed Uzun da şöyle diyor: “Sayılamayacak kadar çok engel ve zorlukların içinden, edebi bir roman dili kurmaya çalışıyorum. Türm Kürtler gibi benim de bu konularda ciddi sorunlarım var. Kürtçenin yasaklanmış sözcükleriyle bu sorunları aşmaya, yaralarımı sarmaya çalışıyorum. Aynı zamanda, yine rencide edilmiş sözcüklerin yardımıyla, rencide edilmiş insanların ruh hallerini güzel bir edebiyat haline getirmeye çalışıyorum.” Bir Dil Yaratmak, 21-22.

İyi edebiyatın ulusal dili zenginleştirdiği doğrudur elbette, ama bu kural hatırlanırken başka bir şey sıkça unutulur: İyi edebiyat ait olduğu ulusun ötesindeki dilleri de zenginleştirir. [Mehmed Uzun da “benim açımdan öz Kürtçe bir şey yazmak hiçbir zaman amaç olmadı. İyi bir edebiyat dili yaratmak benim için amaçtı. Başka dillerden çok fazla terimler, tanımlar, mefhumlar günümüz toplumunu, insanını, doğayı ifade ederken kullandım. Ben hiçbir zaman kendi başıma bir sözcük yaratmadım. Eğer sözcük varsa onu kullanıyorum, yoksa Arapça var, Farsça var, Türkçe var, Kürtçenin başka lehçeleri var. Uluslarası bir jargon var. Bunları kullanıyorum. Bir Dil Yaratmak, 71] derken bunu kastediyordu elbette. Shakespeare’in İngilizceye katttığı iki bin küsur deği ve sözcükten hep bahsederiz de, başka bir yazarın, Cervantes’in, Don Kişot’un çevirisi yoluyla batı dillerine kattığı hatırı sayılır sayıda değimden pek söz etmeyiz. Bunlardan biri, Don Kişot’un resmi ve kitabi diline karşın, Sanço Panza’nın renkli diliyle İngilizce’ye kazandırdığı “sky is the limit” deyimidir. “Sınır gökyüzüdür” derken “sınır yoktur”u kasteden bir deyim. Edebi geleneklerin, dünya edebiyatçılarının konvansiyonlarıyla, yani biraraya gelmeleriyle zenginleştiğini görebildiğimiz ölçüde, dilde de, edebiyatta da, yaşamda da,Sanço’yla birlikte özgürleşebiliriz: Sınır gökyüzüdür.

 
admin kullanıcısının resmi
 #

özge demiş:
Avrupa’da Batı Dilleri ve edebiyatları bölümü okuyup literature teorisyeni ve eleştirmeni olmamak mümkün müdür?Eserleri,yazarları,akımları sorgularken ya ünlü bir eleştirmen olur çıkarsınız ya da kafayı yersiniz bu bölümde.Allah kendim de dahil olmak üzere bütün batı dilleri ve literaturu bölümünde eğitim görenlerin sonunu hayır etsin dedirten teorisyendir kendileri.

 

ayşe teyze oto ara