japon kapitalizmi

.

postman's picture
1-özelikle meiji döneminde

özelikle meiji döneminde temelleri atılan ve kendine has bir üslüp geçiren kapitalizm anlayışı üzerinde günlerce konuşulası bir mevzudur.Bu konu Türkiyede en fazla çalışanlardan biri
(bkz. Mustafa Özel)

admin's picture
2-bu konuda Deniz Gökçe şu

bu konuda Deniz Gökçe şu yazıyı yazmış;

Japon kapitalizmi ne demek?

Japon sosyal bilimcileri Japonya'nın ekonomik patlamasının arkasında din faktörünün (Konfüçyüs öğretisi) yattığı tezini savunuyorlar. Tabii, Konfüçyüs öğretisi başarının kilidi ise, neden aynı dine sahip Çin, Japonya gibi başarılı değil sorusu gündeme geliyor. M.Morishima bu konuda açık tezler sahibi. Bu konuda yazdığı eserinde konuyu şöyle açıklıyor.

Konfüçyüs öğretisi bir çok değeri toplumun önüne koymakla beraber, bunlardan iki tanesi Çin yaklaşımı ile Japon yaklaşımını birbirinden ayırmak için çok önemli. 'Jen' denen (İngilizce'de 'benevolence' diye tercüme edilen, Türkçe'de iyilikçi mi desek?) değer Çin'deki Konfüçyüs yorumuna hakim olmuş. Halbuki Japon yorumunda 'Chung' (İngilizce'de 'loyalty' diye tercüme ediliyor, Türkçe'de vefa ve sadakat gibi tercüme etmemiz gerek) ön planda. Mesela Çin'deki Konfüçyüs yorumunda aile içinde dayanışma olduğu kadar aile dışındakine de yardım önemli sayılıyor. Halbuki Japon yorumunda bu tür kişilerarası yardımlaşma yok, devlete, millete, tanrıya hizmet önemli sayılmakta. Daha da basite indirgenir ve anlatılırsa, Konfüçyüs'ün Çin yorumu hümanist, Japon yorumu milliyetçi! Ayrıca Çin'de hakim olan Taoizm paradoksal bir yaklaşım: Bir taraftan dünyada mutlu olmak ve uzun yaşamak önemli sayılırken, diğer taraftan da sakinlik, inziva, hermit hayatı tevsiye edilmekte. Halbuki Japonya'da shintoizm geçerli, bu da 'İmparatora hizmeti' en önemli sayıyor. Japonya dış alem ile çatışmaya başladığı zaman ise Konfüçyüs öğretisi ile Shintoizm (sadakat ve hizmet) kavramları bir araya gelip milliyetçiliği gündeme getirmişler. Bu durumda oluşan Japon kapitalizmi ise paradoksal bir şekilde milliyetçi ve anti bireyci olmuş. Japonya yaklaşımı biraz da esnek: Ulusal kriz olduğu zaman Shintoizm gündeme getiriliyor, politik rejim değiştiği zaman da Konfüçyüs hatırlanıyor. Böylece Japonya'da her duruma uyabilen, esnetilebilen bir etik sistem oluşmuş. Ve bu etik sistem de Japon kapitalizmi denen ve Batı kapitalizmine hiç benzemeyen bir kapitalizmi Batı'nın metotları ile başarıya ulaştırmış.

Tabii yukarda birkaç paragrafta çok yüzeysel şekilde aktarmaya çalıştığımız şeyler aslında çok derin incelenmesi gereken şeyler ama sonunda ortaya çıkan Japon kapitalizmi pragmatik bir 'triaddan' oluşuyor.

Japon tipi kapitalizm sisteminde üçlü yapı, politikacılar, bürokrasi ve büyük şirketlerden oluşuyor. Küçük şirketler ve normal vatandaş ise bu üçlünün dışında. Politikacılar büyük şirketlerin onlara verdiği paralarla pahalı seçim kampanyaları oluşturuyorlar. Büyük işletmeler de seçilmelerine katkı yaptıkları politikacılar mühürü ellerine alır almaz, onlardan avanta istiyorlar. Politikacılar ise işleri götürmek için iyi eğitilmiş ve deneyimli olan elit büroksiden faydalanıyorlar. Bürokrasi şirketlere avantaların dağıtımını yönetiyor. Bürokratlar da bu hizmetlerine karşılık, kariyerlerinin sonunda ya ulusal siyasete girerek, ya da büyük şirketlerde istihdam edilerek ödüllendiriliyorlar. Bu üçlü kendi avantajlarını maksimum kılarken de tüketici ve küçük şirketler faturayı sırtlıyorlar. Bu sistemin içinde 1955 yılından 1993 yılına kadar 38 yıl kesintisiz iş başında olan Liberal Demokrat Parti politikayı götürmüş, büyük şirketlere Keiretsu deniyor ve bürokraside de zaman zaman MITI denen Ticaret ve Sanayi Bakanlığı güç talep etmesine rağmen, Maliye Bakanlığı esas güç sahibi bürokrasi. Bu sistem 1990 yılına kadar harp sonrası Japonya'sını dünyanın ikinci büyük ekonomisi yaptı, ama 1990 sonrasında işler sarpa sarıyor. Yarın çöküşün hikayesine gireceğiz.