rp geleneğinin en entelüektel simasıydı. ama biraz insan hakları biraz demokrasi biraz da ya hoca artık gidip tesbih çeksen de biz süvarilik yapsak dediği günden beri ne kendinden ne de siyasetten bi hayır görmedi.
rp geleneğinin en entelüektel simasıydı. ama biraz insan hakları biraz demokrasi biraz da ya hoca artık gidip tesbih çeksen de biz süvarilik yapsak dediği günden beri ne kendinden ne de siyasetten bi hayır görmedi.
kalbini bilmem ama tipi ve söylemleri itici geldi bana.
bi ara iyi işler yapan birkaç iyi adamdan biri idi. ancak son zamanlarda ne yaptığını pek kendi de bilmiyor galiba. enlektüel vizyonun yerini siyaset hırsı alınca oluşturduğu olumlu imajını kaybetti. kaybettiğini arayan adam da diyebiliriz, ancak yanlış mahallelerde dolaşıyor. tabii bana göre.
hayata dönüş isimli operasyondan önce kırk gün boyunca, ankara yüksel caddesi'nde, insan hakları heykeli önünde her akşam saat yedide bizle birlikteydi
çok sevdiğimdir, yukardaki nedenle değil yalnızca. merhameti ve vicdanından ötürü. yok ki artık böyleleri
insan hakları ile pek ilgili zat.
popülaritesi eskisi gibi değil...
(bkz. bekara karı boşamak boştur)
Derin sessizliğe karşı Bekaroğlu
Yıldırım Türker
21/01/2002
Millet Meclisi'nde mahsur kaldınız. Hava da karardı. Yolunuzu bulup kendinizi dışarı atamıyorsunuz? Tehlikelerle dolu bir ormanda kaybolmayı yeğlerdiniz. Ama işte onca milletvekiliyle birlikte kalakaldınız. Birbirlerine dokunmazlar, tamam, ama siz yabancısınız. Böyle bir felaket karşısında kime sığınacaksınız? Fazla seçeneğiniz olmadığını biliyorsunuz. Evet. Şahsen sığınabileceğim çok az insan var, o çatının altında. Biri ve önde geleni, Mehmet Bekaroğlu. Hipokrat yeminli milletvekili. Yeminli insan.
Bekaroğlu'nu tanıyorsunuz. Belki bir çırpıda hatırlayamadınız. Belki toptan unutmak istediğiniz bir resmin yanında duruyor. Belki adını işittiğinizde; aydınlık alnıyla, kararlı ama kaygılı gözlerini gördüğünüzde içinizde derin bir sıkıntı hissediyorsunuz. Artık ona kulak vermek istemiyorsunuz. Bir türlü göz eriminizden çekilmiyor oysa. Pes etmiyor. Siz çoktan pes ettiniz. Canınızı sıkmasının nedeni bu. Mehmet Bekaroğlu sizin hikâyenizi anlatıyor. Teşhislerinde yanılmıyor. Bir daha okuyalım mı? "Siyasi iktidar, zaman zaman yasaları zorlayarak uyguladığı baskılar ve sofistike propaganda yöntemleriyle konuya duyarlı olan kesimleri sindirirken geniş halk kitlelerini adeta güvenlik paranoyasına ortak etmiştir.
Bugün toplum olarak bu akıl almaz ölümler karşısında ürkütücü bir sessizliği paylaşıyoruz. Herkes susuyor, ama ortaklaşa işlenen korkunç bir suçun verdiği rahatsızlık da bütün bütün örtülemiyor. Belki sessizliğin derinleşmesini sağlayan da bu suçluluk duygusudur. Dram, cezaevleri ile tutuklu ve hükümlü ailelerinin evlerine mahkûm edilmiştir. Ama trajedi hepimizindir. Korkulur ki, bugün değil ama yakın bir gelecekte bedeli hep birlikte ödeyeceğiz."
Evet, o hâlâ Ekim 2000'den bu yana süren, 87 kişinin hayatına mal olmuş
F tipi cezaevleri krizinden söz ediyor. Evet. Hâlâ insanlar ölüyor. Muhbir Adalet Bakanı, hâlâ direniyor. Tabipler Birliği'ni, baroları devletine ihbar ederek sürdürüyor şanlı direnişini. Durumu eleştiren hepimizi mahkemelerde süründüren, karanlıklar tarihine adını çoktan kanlı harflerle yazdırmış olan bu seçkin demokrat beyefendi hakkında biz yine iyisi mi Bekaroğlu'na kulak verelim: "Yayın yasakları, hekim ve hukukçu örgütlerine baskılar yapmak, konuyla ilgili düşünce açıklayan herkese, hatta çocuklarının ölmemesi için heyetler oluşturup çare arayan ailelere terör örgütlerine yardım ve yataklık yaptıkları gerekçesiyle davalar açmak, uluslararası kuruluşların raporlarının işine gelen bölümlerini açıklamak. Sayın Bakan, bu her şeyi yapmakta o kadar ileri gitmiştir ki, tezine destek veriyor sandığı bir terör örgütünün bildirisini bile kameralar karşısında okumuştur. Sayın Bakan'ın yapmadığı tek şey, başkalarını dinlemek ve yanlış yapabileceğini aklına getirmek oldu."
Bekaroğlu, ölüme tapan bir toplumun gözlerinin içine bakıyor. Her seferinde gazetelerdeki yeri daha da küçülen, artık besbelli yakın çevresi dışında pek kimsenin canını acıtmayan, kanıksanmış ölümler karşısında söylenebilecek son sözü sakınmıyor: "Suskunluğun bir sebebi de her şeyin denendiği bir sorunun artık çözülemeyeceğinin kabul edilmesidir. 'Ölümden başka her şeyin çaresi var' halk deyişine sahip olan bir toplumun tek çare olarak ölümü kabul etmesi, eğer böyle bir hastalık tanımlanacaksa, toplumsal şizofreninin en belirleyici ölçütü olmaya adaydır" diyor.
Bekaroğlu, felsefe okumak istemesine rağmen anasının baskısıyla tıp fakültesine yazılmış. Uzmanlık alanı olarak psikiyatriyi seçmiş. Daha ilkokuldayken tanık olduğu haksızlıklara karşı koyan tavrı yüzünden öğretmenlerinden dayak yediğini anlatıyor bir söyleşisinde. Devlet zulmüyle tanışmasıysa 24 yaşına denk geliyor. 12 Mart döneminde isim benzerliği yüzünden gözaltına alınmış. Bir hangarda, sorgusuz sualsiz 15 gün tutulmuş. 12 Eylül döneminde çıkartılan zorunlu hizmet uygulaması doğrultusunda çektiği kurada adeta kaderini seçmiş: Gaziantep Özel Tip Cezaevi. Kısa süre sonra askere gittiğinde de Metris Cezaevi'nde 'ihtiyaca binaen' görevlendirilmiş. Açlık greviyle ilk tanışması da burada olmuş. Tek tip elbise, tıraş zorunluluğu ve baskılar nedeniyle açlık grevine giden mahkûmlara 'komünizm tedavisi' uygulaması istenmiş. 12 Eylül'ün namlı yöneticileri komünizmi bir kişilik sapması, tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak gördüğü için hazır psikiyatrist bulmuşken onlara bedavadan bir tedavi ısmarlamak istemiş. 'Kızıl Tugaylar'ı Avrupa'da tedavi ediyorlar, siz de bizimkileri tedavi edin' diyorlarmış. Bekaroğlu ne kadar komünizmin bir hastalık olmadığını anlatmaya çalıştıysa da bir yararı olmamış. İlle de 'Hipnoz ederek ikna ediniz' diyorlarmış. "O dönem benim gibi psikiyatristler hipnoz ve okus pokusla mahkûmları ikna edecek insanlar olarak görülüyordu."
Bekaroğlu'nun meslek hayatı, tıbbın devletle suç ortaklığına direnerek geçiyor. 1984'te Gaziantep Özel Tip Cezaevi'ndeki görevine dönüyor. 12 Eylül yönetiminin Avrupa'dan örnek alarak psikolog, psikiyatrist, öğretmen, sosyal çalışmacı ve imam gönderip 'içerdekileri ıslah etmek ve topluma kazandırmak' için hazırladığı projede görev alıyor. Düşünce suçlularını 'psikopat' ilan etmeye yönelik bu projenin de çöküşüne tanıklık ediyor. "Özel tip cezaevi açıldığında, 12 Eylül'ün de gevşediği yıllardı. Adalet Bakanlığı'na bağlandı. Daha rahattım. Tutuklu ve hükümlülerle sohbet, kitap okuma gibi faaliyetler yapıyordum. Ertuğrul Kürkçü'yle Sovyetler'in Afganistan'ı işgalini tartışıyordum sıkça."
Bekaroğlu, siyasete atılana dek, siyasi görüşleri ne olursa olsun meslektaşları tarafından sevgi ve saygıyla anılan bir doktor oldu. Kültürel konulara ağırlık veren çalışmaları ve dürüst kişiliğiyle siyasete yolcu edildi. Şimdi Saadet Partisi Genel Başkan yardımcısı. Toplumsal belleğimizde zulmüyle sivrilmiş Şevket Kazan'la aynı partinin çatısı altında bulunması trajikomik bir Türkiye hikâyesi, olsa olsa. Henüz Fazilet döneminde kendisine, Kazan'ın kendi imzasıyla yazarların hapse atılması için dava açma izni verdiği hatırlatıldığında, "Bu kesin yanlıştı. Ama çifte standart sadece Fazilet'te değil, diğer partilerde de var. Biz başka yerden gelmedik. Toplum olarak hangi sıkıntı ve sorunlarımız varsa, bu Fazilet'te de var" diyor. 28 Şubat'ın, partisine demokratikleşme konusunda diri bir duyarlık kazandırdığı kanısında. "Böyle duyarlı hale gelmek için bedel ödenmemeli ama elimizi yakarak öğrendik."
Cezaevlerindeki katliamlara engel olmak için gecesini gündüzüne kattı. Ölüm oruçlarının durdurulması için aracı olmaya çalıştı. Çözümler, öneriler üretti. Devletin zindancı yaklaşımından dem vurdu. İsyan çıkarıyorlar diye takdim edilen tutuklu ve hükümlülerin hak aradıklarını açıkça dile getirdi. Kendi Refah Partisi'nin demokrasi mücadelesini türbanla sınırlayışını da eleştirdi. İşkenceye, yargısız infazlara, bütün insan hakları ihlallerine karşı durdu. Hakkında 'Medya TV'ye çıkıyor, vatan hainliği yapıyor' söylentileri çıktı. Tınmadı. Tecrit alanları kullanımının ıslah programı çerçevesinde cezaevi idaresinin tasarrufuna bırakılmasını eleştirdi. 'Dünya standartlarına göre politik tutukluların ıslahı söz konusu olamaz' dedi. "Politik tutukluya 'Düşünceni değiştir' demek en büyük insan hakları ihlalidir" diye haykırdı. Ölüme karşı hayatı savundu. Küçük siyasi hesaplara hiç yüz vermedi. Belki bir tek düşüncesini bile paylaşmadığı insanları şefkatle kucakladı. Onları ölüme karşı savundu. Sadece Hipokrat değil, insanlık yeminine de sadık kaldı. Hâlâ çırpınıyor. Susanlara, yok sayanlara, görmezden gelenlere, suç ortaklıklarına gerekçe bulanlara nefes aldırmıyor. Ve belki de en önemli noktayı işaret ediyor. Hepimize nereye bakmamız gerektiğini göstermeye çalışıyor:
"Aslında ölüm oruçlarının başlamasından bu yana 15 ay geçmiştir. Bu süre içinde ulusal ve uluslararası ilgili kuruluşlarla çözüm aranabilirdi. Nedir bunu engelleyen?
Bunu engelleyen, 'Devlet terör örgütleriyle pazarlık yapmaz, devlet boyun eğmez' zihniyetidir. Terör örgütleri belki de devlete boyun eğdirmek istemektedirler. Belki de insan hakları bahanedir; örgütlerin başka politik amaçları vardı. Ama bu bizim sorunumuz değildir. Bizim sorunumuz, ölümleri engellemek, cezaevlerinde güvenlik ve insan hakları endişesini birlikte ortadan kaldıracak bir çözüm bulmaktır."
Mehmet Bekaroğlu, gözlerimizin içine bakıyor.
ertuğrul günay ı akp ye kaptırınca ağıt yakmış mıdır diye çok düşündüm!
(bkz. paldır kültür bakanı)
siyasal düşünce platformu oluşumunun başlatıcısı.( lideri lafı aşardı herkesi)