antoloji sitesinin popüler şairlerinden.biraz terkedilmişlik kokan biraz acemi aşık mısralarıyla biraz da isyankar edalarla mısralar döktüren internet edebiyatçısı.öykülerinde kadın erkek ilişkilerini birinci tekil şahısdan,yaşamış da bize anlatıyormuş gi



şayir
(bkz. kendini pazarlamak)...
(bkz. bu da güzel)
ben de murat'ım serdar'ım gibi bir şiir yazayım dedim buyurun burdan yakın;
gülümse fotoğrafını çekeceğim
yok yok çekmeyeceğim şaka tabi
mesela alt alta dizeceğim mısraları
sen gam diyeceksin ben keder
keder mi dedim yok yok demeyeceğim
O kadar duygusal değil,hassas bir şair.O kadar mükemmel değil,zeki bir yazar.Kurgu yapısı ince ince iplerle öyle bir bağlı ki cümlelerinde, hani her an ne olacak diye diye okuyor insan.Kendi de kabul etmiş ve ben uzun uzun anlatacak mecale sahip değilim siz okuyun anlayın bir zahmet diyor.Hani Kafka falan derler bazen ya aslında Camus ekolüne daha bir yakın durur.Uzaktan uzağa sizi izleyip sizinle yaşamış gibi anlatır.Kah kör bir kız olur,kah memeleri büyük bir kız, bazen aldatan ve aldatılan bir kız olur ve bazen de intikam peşinde bir serseri kadar gururlu ama serseri ruhlu.Şiirleri hiç bir şeye uymaz.Kalıpsız yani.Ama öyle bir yumuşak ve öyle bir akılla örülüdür ki,su gibi yani.ESARET,GÜZEL BAYAN,BEN,UZUN vs. güzel mısralar.Ben öykülerinden OYUN'u okuduğumda şaşırıp kalanlardanım.Bunu bizden biri mi yazdı?Hem de amatör bir adam.İnternette yazıp çizen hayalet bir kalem.Sonra şiirleri özellikle bazı şiirlerindeki dönüp dönüp okuma hissi uyandıran iğneleri derken bayağı bayağı bir Murat Serdar takipçisi oldum.Hayalet yazar diyorlar.KEMİK TOZU'nu okuduğumda daha iyi anladım ki gerçekten hayalet bir yazar.Çünkü anlattığı o kadar gerçek ve trajik ki, sanarsınız adam bunları yaşamış ve geçmiş karşıma anlatıyor.Garip bir durumu var Murat Serdar'ın çünkü yazıyor yazıyor yazıyor ama nasıl,nerede,ne zaman yazıyor kimse anlamıyor.Umut,bekleyiş,özlem ve şeytanca bir zeka ile yolu açık olsun Murat Serdar'ın.Bu da facebook'taki fan klübü.Çok ilginç üyeleri var sanat dünyasından.Mesela Melisa Sözmen var,mesela Bülent Güzelkan, Noyan&Noyan, mesela Tuba Ünsal.Bir tane edebiyatçı olmaması da hem şaşırttı hem şaşırtmadı.Şaşırttı çünkü adamın işi bu.Şaşırtmadı.Çünkü ben yazar olsaydım,Murat Serdar'I çekemezdim herhalde.Çünkü hayaletken bile pek çoğunu cebinden (kaleminden) çıkarır.Yazsın da okuyalım.http://www.facebook.com/group.php?gid=14601022434
Bakıyorum da, sonunda internet sözlüklerine kadar gelmiş Murat Serdar. İnternet edebiyatının hayalet kalemi. Öykülerinin kaybedeni ama çocukça koşup oynamaya devam edeni. Şiirlerinin zeki ve yarı deli Don Kişot'u.
Benim ilk tanışmam şu dizeleri ile olmuştu :” Dilimi bilenler sağır/ Sesimi duyanlar dilsiz / Bu dünya o kadar ki kalpsiz / Bütün mısralarım kifayetsiz...” Sonra Diyalog'daki akıcı,derin ve akılda kalıveren konuşmalarını okumamla devam etti. Mesela ; “ Ne Hint'sin ne de Mısır'lı... Ama Ramayana'yı yazdıran, yine de sensin. Çünkü aynı atar kalpleri birbirine aşık iki Türk'ün de, Hint'in de, Arap'ında...” Antoloji, Yeni Edebiyat, Online Literature derken, bir mektup yazdı karısına öyküsündeki kahramanı. Mektubuyla haşır neşir olurken, karısı terk edip gitti. Bu kadar sevdi yazmayı. Ve böyle bir öyküydü yazabileceği. Oyun'da zekayı anlatır, Kemik Tozu'nda sürprizleri,Asalet' te gururu, Gözlük' te son pişmanlığın fayda etmeyeceğini. Şiirlerinde uğraştığı ne kafiyedir ne de başka bir şey. Ses'tir bütün tasası. Oysa öykülerinde ses'i kullanamaz. Bu yüzden, öykülerini küçümser ve 'Sessiz Sedasız' koyar ilk kitabının ismini. Ne editör peşinde bir amatör ne de yayın evi peşinde bir heveskar olmadığı, yazdığı her şeyi bütünüyle ve karşılıksız olarak paylaşması ile gösterir. Mecburi teliflerini bağışlar. Kimsesiz çocuklara bağışlar. Geçen sene önümdeki makbuza bakıp, “Murat Serdar Arslantürk vekili....... ...imzasını okuyunca merak etmiş ve böylece okumaya başlamıştım. Adana Pozantı'da Kimsesiz Çocuklar Yurdu müdür yardımcısıyım. Çocuklar ve kitaplardan başka hiç bir uğraşım yok. Ve Murat Serdar; hem çocuk hem de yazar. Teşekkür ettiğim mailime gönderdiği yanıtından bir alıntı : “Ne önemi var? Benimki kendimce bir katkı. Oradaki çocukların arasında olmayıp, bahçemizde top koşturan, uçurtma uçuran bir çocuk olmuşsam, bu Siham-ı Kaza'dır. Allah bir dil vermiş, kelam ediyoruz işte. Bir de karşılık mı isteyeceğiz?” diye devam ediyor. Eminim çok iyi yerlere gelecek.
Diyarbakırlıyım.1,5 sene oldu halt ettik :) evlendim ve benim adamın işi gücü diye yurtdışına yerleştik.oradan buraları takip etmenin güzel yolu bu net mereti.ikimizde çok okuruz ama yazamıyoruz.yazanlarada hayranız.seçilmişler nede olsa değil mi?bıremın (kürtçe dost demektir efendim) Murat Serdar'ın bir şiiri ile benim adamdan evlilik teklifi aldığımdan beri okuyorum kendisini.bir aydır memleketimdeyim.canım sıkıldı.baktım ahkam kesilen sitelerde Murat Serdar'dan bahseden yok.hep ağır edebiyat siteleri.(o siteleri kim dizayn eder hep merak ederim)buraya bir yazayım dedim.superman haklı,ne zaman cıkıverdi bu adam ama Hacettepe edebiyat kulübünden birileri 2006'da çevirmişlerdi Sessiz Sedasız öykü kitabını.biz http://lion.chadwyck.co.uk/marketing/epla.jspden bulduk tesadüfen.Oyle güzel oluyorki bizden birilerini kendi dilimizden başka dillerde de okumak.parayı kim kazandı bilmiyorum ama pahalı bir üyeliği var sitenin.benimki ısrar ediyor koyma diye ama zaten herkese açık.İşte parmağıma yüzüğü taktıran şiiri.
Ben
Biliyorum ait değilsin buralara.
boşa uğraşıyorsun saklamaya.
Ben anladım;
Ne kadar çabalasan da elbiseyle,
makyajla,
küpelerin,çizmelerin,
son moda çantanla,
anladım ait değilsin buralara.
Söksem boyayı gözlerindeki,
beyaz bir gömlek giydirsem incecik,
bıraksam saçlarını usulca aşağıya,
Sen de göreceksin aynada ki asil aksini.
Yürüdüğün köy obalarının müziğini,
rengini binbir türlü dağ çiçeklerinin,
Irmakların serinliğini
ve yıldızla kaplı koca gökyüzünü
sığdırdığın sineni
saklayamazsın ki benden...
Bu parlak şehrin ışıkları,
nasıl da sönük gözlerin fer'i yanında.
Belki bir memure,
bir sekreter,
bir kâtibesin öylesine.
Uyandırıp gardolabını erkence,
çıkıyorsun sokağa,
en güzel parfümlerle efsunlayıp odanı.
Otobüste oturmaya uğraşmadan,
aklinda aksam okuduğun kitaptan,
kitabin son cümleleri
ve yaklasan mağaza taksitleri.
Annenin geçenlerde bahsettiği
delikanlı da fena değil hani...
İşine başlıyorsun bu sabah da,
simitçiyi günaydinlayarak.
Taze bir bardak çay,
susamları parmağınla alıp dudaklarına,
kahvaltı eden güzel kız;
anladım ait değilsin buralara...
Sen bile belki hiç fark etmedin;
dudağının üstündeki ufacık beni.
Küçük bir siyah nokta,
konduruvermiş Tanrı oraya.
Rujunu sürüp içten dışa,
fazlasını alırken bir yumuşak kâğıtla,
o ben hep yerinde,
hep kalır orada.
Köpük köpük yapıp her yanını banyoda,
sabunlayıp iyice suratını,
geçirip bornozu sırtına,
biraz nemlendirici yüzüne bu defa,
minik ben gülümser durur hep sana.
Kızdığında hafiften kaybolur,
üzülünce sen kederlenip gam dolar.
Ama ne vakit tebessümlensen,
en çok da o vakit görünür minik ben.
Bu yüzden izlemek lazım yüzünü,
sen uyurken...
Siyah-beyaz bir filmi izlemek,
seninle,
biraz yürüyüp akşamüzeri,
ekmek arası köfte yemek lazım.
Kızdığında dudağımdaki tütüne,
okkalı bir küfürle,
söndürüp atmak lazım denize.
Sonra sen evine gitmeli,
ben evime.
Bütün gece seni düşünüp,
iyice çekmeli tütünü içime.
Ve sen balkonda kitap okuyup,
Zeki Müren dinliyor olmalısın.
Hiç kandırma beni,
ait değilsin buralara.
Sen ve ben,
Sen ve benin.
Aklinda kitabin son cümleleri,
yaklaşan mağaza taksitlerin...
ben 31 yaşıma girdim...
yüce yehova bu nasıl bir yaştır böyle üstümde taşımaya utanıyorum...
38 yayınevinden tekmelenip evine kapanan ve kapandığı odasında tam iki yıl her gece birilerini öldürdüğünün hayalini kuran Orhan Pamuk -bkz.Babamın Bavulu-seneler sonra Amerika'dan gördüğü İstanbul ve Kars arası hikayelerle Nobel'e uzanmadı mı?Burada kim okuyor,kim kitabı baş tacı etmiş ki hayatında ,hangi kalem sahibi kelam üstadı önünde ceket iliklenen 'yazar-şair'olsun da tanınsın?Kitap kapağından tasarruf edip kar hesabı yapılan editörcükler arasında dört dolanan binlerce şair var bu topraklarda.Adam akıllı çıkmış,internet edebiyatını kullanmış.Bir sürü yerde bişeyler yayınlamış.Fakültenin sümüklü edebiyatçılarından duyuyoruz,Kürtçe var,Farsça var Zazaca var Murat Serdar şiirlerinin şekil aldığı,sadece İng-Alm-Fr yüklenmemiş.Bir lafını okudum öğlen diyor ki zat; Yalnızlığın vefasını bulursan birgün O'nda da,vefasızlığın vaktidir yalnızlığa...'Haydi Orhan Pamuk hafif gelecek,herkes kendi filozofunu alsın,çarpıştıralım mı Murat Serdar'la?Sahiden değerlerimizi bilmek lazım,bir yaşıma daha girdim bay Arslantürk'le.
öncesinde derinsel bir hımmmm sonrasında yüzeysel bir hıııı demek böyle şair olunuyor bunu bende denemeliyim...
admin'in ve mng'nin verdiği iki linkteki işlerin parlaklığından gözlerim kamaştı yarısına gelmeden çıkıverdim. yoksa gözlerimi alacak allah muhafaza. antolojideki şiire bir kritik denemesi yaparsak azıcık: tespih, tekke, takke ve seccade'nin arada bol bol aksesuvar olarak kullanıldığı derinlemesine kafa yapan, imge yoğunluğuna haiz müthiş parlak bir şey. şiir ötesi. meta-şiir yani. paraşiir de diyebiliriz.
bu tür değerlerimizin bir an önce keşfedilip 16 değil 160 dile çevrilmesi gerekiyor bir an önce. hemen ve çabucak. (160 dil var mıdır acaba?) çünkü kaybedecek zamanımız yok. üstelik bu değerleri de yıpratıp elimizden kaçırıveririz alimallah, abd, israil filan kapar. biliyorsunuz beyin göçü diye bir şey var.
bu nobelli orhan pamuk mudur nedir, onun kitapları 16 dile çevrilmiş midir, fazla mıdır? acaba bu arkadaşla kapıştırsak hangisi galip gelir filan düşünmeye başladım.
16 dil bilsem kendimi çevirecem ama. beni de keşfeden olmuyor. oysa ben keşfedilmeyecek adam mıyım?
ilk defa duyuyorum adını. wow e-kitabı 16 dile çevrilmiş yani. ben ne zaman meşhur olacam diye düşünmeye başladım ciddi ciddi. emrah gibi kıllarımızı mı yoldursak ne yapsak bilmiyorum ki! gerçekten yani, şey yani internette yazıyorsun, 16 dile çevriliyorsun filan. bu nasıl bir iş. ve superman seni duymamış.
acaip bir şey.
sağlam şiirleride var ama ağır abinin :) bende burdan okudum.
http://www.antoloji.com/siir/siir/siir_SQL.asp?sair=45007&siir=685968&order=oto
komik masturbatif(boşaltım) şiirleri yazıyormuş abim benim
http://nl.facebook.com/group.php?gid=14601022434
buradan okudum.
HEDİYE
Bu, O'na aldığım en güzel hediyeydi. Ancak hiç de kolay olmamıştı. Çocuklarla söz birliği ederek anlaştığımız parktan gizlice çıkmış, şehrin öte yakasındaki pazar yerine gitmiş ve sabah erkenden sandığımı koyarak, fiyakalı amcaları beklemiştim. Eğer orayı mesken tutmuş diğer çocuklara yakalansaydım, işim işti. Çelimsiz kollarımla karşı koyamayacağım tekmelerinden, biraz süratli yürümeye kalksam bile bacaklarımdan kurtulup düşüveren pantolonumla, kaçmam dahi mümkün değildi. Neyse ki şansım yaver gitmiş ve tam bir hafta boyu öğle saatlerine kadar pazar yerinin ne kadar müşterisi varsa, hepsini kapmıştım. Parktaki çocuklar bir şeylerin ters gittiğini anlamışlardı anlamasına da, ağızlarını bile açamamışlardı.Çünkü kıştı, zemheri bir soğuk vardı ve oturup sohbet edecek halimiz yoktu.
O hafta sabahları pazar yeri ve öğleden akşama kadar da parktaki insanlar derken,
epeyce para kazanmıştım. Ellerim soğuktan ve boyanın vaksından epeyce harap olmuş, tırnaklarımın dipleri iyice soyulmuş ve yer yer de kanamıştı. Fakat lastik eldivenlere bile para vermeye kıyamamıştım. Eldivenler bir tarafa, öğleden sonra parka gelen köftecinin tezgahından burnuma burnuma tüten mis gibi köftelere bile yüz vermeyip, soğuktan birazcık sertleşmiş de olsa, hiç yoktan karnımı doyuran ve oldukça da ucuz gevrekle idare etmiştim. Bir de şişko Necmi'nin karşıma geçip soğanlarını döke döke yemesi olmasaydı...Neyse; bu O'nun için aldığım en güzel hediyeydi ve herşeye değerdi.
Haftanın son günü akşam, fabrikanın mesai bitişi düdüğünün uzaktan uzağa hastalıklı bir keçi gibi çalmasından sonra, biraz daha sert esmeye başlayan ayaza aldırmayıp, geç saatlere kadar beklemeye devam ettim. Bir yandan fırçamla sandığıma vurup tempo tutarken, diğer yandan da bir iki ayyaş işçi yahut misafirliğe çıkmış birileri geçer mi diyerek yola bakıyordum. Bütün çocuklar gitmişti. Koca parkta sadece ben kalmıştım. Atkımı burnuma doğru iyice kaldırıp ayaklandım. Bir kaç adım ileri ve geri yürüyüp ısınmaya çalıştım. Ellerim çok acıyordu. Bir de nedense; omuzlarımda bir ağrı peydah olmuştu. Cebimden, gündüz yaşlı bir teyzenin verdiği şekerlemelerden çıkarıp ağzıma attım. Çok güzeldi...Ağzımda bir sağa bir sola yuvarlayıp emdikçe emdim. Pahalı şekerlemelerden olduğu belliydi. Hemen dağılıp bitmiyordu. Büyüyüp çok param olunca, evde koca bir kase içerisine bu şekerlerden doldurup, bir kendime, bir de O'na verip duracaktım. Karnımız iyice şişene kadar yedikten sonra, kalanları da çocuklara dağıtacaktım. Aklıma biriktirdiğim param geldi. Sandığımın başına gelip elimi cebime attım. Tomarla kağıt parayı ve bozuklukları avucuma alıp saymaya başladım. Aslında tamı tamına yetecekti galiba hediye için... Ancak kahverengi boya ve cila da almalıydım. Çünkü ikisi de bitmek üzereydi. Hatta iki kutu da siyah boya almam lazımdı. Birini şaşı Recep'den borç aldığım için geri vermek üzere diğerini de sandığımda yedek bulunması için...
Bekçi düdüklerini duyunca iyice geç olduğunu ve artık kimsenin gelmeyeceğini anladım. Sandığımı topladım. Kayışından omzuma asıp evin yolunu tuttum.
Babamın öksürüğü ta bahçe kapısından bile duyulup bütün sokağa yayılıyordu. Tahta kapıyı sürgüsünden usulca çekip açtım. Korkak adımlarla eve girdim. Sandığımı sessizce yere koyup hemen mutfağa girdim. Çok acıkmıştım ve ne olsa yiyebilirdim. Tezgahta belediyenin dağıttığı peksimetleri ve buz gibi olmuş çorbayı gördüm. Buna da şükürdü...Ekmekleri bir çırpıda parçalayıp tabağa boca ettim. Kaşıkla harmanlayıp karıştırdım. Babamın içeriden seslenip bir şeyler söylediğini duyar gibi oldum ama aldırmadım. Muhakkak yine içmişti ve küfür edip duruyordu. Tabağımı hızlı hızlı lokmalarla boşalttım. Çok mu hızlı yedim nedir; boğazıma dizildiler. Öksürüğümü tuta tuta kendimi zar zor sofaya attım. Derin derin nefes aldım. Annemden duymuştum: Ne zaman böyle boğazımıza bir şey kaçsa,'Helal, helal' der, sırtımıza vururdu. Kendi kendime helal helal diyerek sırtımı yumrukladım... Bir iki dakika sonra lokmalar mideme indi. Arkasından da bir uyku bastırdı ki, sandığımı zorlukla sırtlanıp kendimi güç bela odama attım.
Yatağa uzanıp battaniyemi üzerime çektim. Duvar sıcacıktı. Çünkü yan komşumuzun sobası her zaman yanardı. Duvara iyice yapışıp, içimden annemin baş ucumda saçlarımı okşayarak bana masal anlattığını düşlerken ve çok küçükken bana ezberlettiği bir duayı tekrar ederken uyuyakalmışım.
Çok güzel bir rüya görüyorken uyandım. Henüz sabah olmamıştı. Oda buz gibiydi. Rüyamda, O'na aldığım hediyeyi çok beğendiğini, bana sarıldığını ve öptüğünü gördüm. Yüreğim; sanki O az evvel bana sarılmış kadar sımsıcak ama kalan her yanım buz gibi bir halde yatağımdan kalktım. Bir çırpıda üstümü başımı çıkardım. Pantolonumun cebindeki paraları mendilime sarıp, sandığımın içindeki gizli bölmeye sakladıktan sonra, titreyerek banyoya geçtim. Tanrı'ya şükür; termosifonun içerisinde birkaç tahta parçası ve kömür vardı. Küçük bir çırayla tutuşturup yaktım. İçindeki su ısınırken aynada kendime baktım.Bu gün güzel görünmeliydim.Çünkü bu gün, büyük gündü.
Banyonun havası kırılıp su da iyice ısınmışken, ellerimi iyice fırçalayıp boya lekesi bırakmamıştım. Parmaklarım ve tırnaklarım fırçadan,sabundan ve soğuk sudan ötürü kıpkırmızı olmuştu ama hiç olmazsa temizlerdi. Kanayan yerleri de saklardım, ne yapayım...
Sıcak suyla güzelce ıslandım. Saçlarımı yeşil sabunla köpürtüp pırıl pırıl duruladım. Dirseklerimi ve dizlerimi de iyice sürtüp tertemiz yaptım. Böyle temiz olduğumuzda, meleklerin bizimle olduğunu duymuştum .O yüzden tastaki suyu bir sağ omzuma bir sol omzuma boşaltırken, meleklere dedim ki; 'Siz de dua edin, hediyemi beğensin.Tamam mı?'
Üstümü giyinip sessizce salona geçtim. Babam kanepede sızmış kalmıştı. Top atılsa uyanmazdı ama ben yine de olanca sessizliğimle vitrin dolabını aralayıp, kolonya şişesini aldığım gibi salondan çıktım. Hemen odama gidip kapıyı kapattım. Kolonyayı avuç avuç döktüm. Saçlarıma,boynuma, kollarıma, her yanıma.... Çok yandı, gözlerim de sulandı. Ama olsun. Güzel kokmalıydım.
Dışarı çıktığımda şafak çoktan atmıştı. Her yan kızıl sabah güneşinin rengiyle taze ve soğuk sabah ayazının çiğ beyazlığındaydı. Cebimde bir tomar kağıt para ve bozukluğun şıkırtısı ile adımlarımı iyice sıklaştırarak yürümeye başladım. Gideceğim yer bizim mahallenin aşağısındaki sanayi çöplüğünün arkasındaydı. Uzak sayılmazdı. Etraftaki başı boş köpeklerden ve yanımdan homurtularla geçen ekmek kamyonlarının sıçrattığı çamurlu su birikintilerinden kaça kaça yürüdüm. Soğuk iliklerime kadar işlemişti. Kolonyalı saçlarımın ve sümüklü burnumun buz tuttuğunu anladığımda, dükkanın önüne varmıştım. Kepenkler henüz açılmamıştı. Ben yine de bir iki kez yumrukladım. Fakat içeriden ses gelmedi. Oracıkta, önümdeki koca bir araba lastiğinin üzerine oturup beklemeye başladım.
Biraz sonra çevreden yavaş yavaş kimi sesler, bağırtılar ve homurtular yükseldi. Çöplük uyanıyordu. Evlerde sobalar tutuşturuluyor, çaylar demleniyor, okula giden çocuklar mahmur gözleriyle önlüklerini ilikliyorlardı. Az sonra etraftaki bütün dükkanlar ardı ardına açılacak ve akşama kadar kimi çalıntı, kimi hurda, kimi işe yaramaz bir sürü şey alınıp satılmaya başlanacaktı. Ve Hüseyin amca da aksaya aksaya dükkanına gelecek, kepenkleri büyük bir gürültü ile kaldıracak ve siparişimi bana teslim edecekti.
Evden çıkarken bir parçacık ekmek bile yemediğime pişman oldum. Midem kazınmaya başlamıştı. Fakat hediyemi alır almaz - eğer param kalırsa- kendime büyük bir parça börek almak için söz verdim.
Aşağı ara sokakta bir kaç dükkan açıldı. Sabırsızlanıyordum. Hüseyin amca her an gelebilirdi ama ben bir an önce gelsin, siparişimi versin ve ben de koşa koşa sevdiğime gidip vereyim istiyordum. Ondan sonra her sabah kahvaltısız olsam da, bir araba lastiği üzerinde oturup kalsam da, üşüyüp hastalansam da razıydım.
Çok özlemiştim.Son buluşmamızın üzerinden tam iki hafta geçmişti ve O'nu deliler gibi özlemiştim. Aslında geçen hafta sonu da buluşabilirdik fakat çalışmalıydım. O yüzden buluşamamıştık. En çok para kazandığım günler Cumartesi ve Pazar günleriydi, alacağım hediye için para lazımdı ve bu sebeple, O'nu bir hafta daha görmemeye razı olmak zorunda kalmıştım. İşte sabrım meyvesini vermiş, günler çarçabuk geçip gitmişti. İleride çok para kazanıp zengin olduğumda yapacağım şeyler listesine şekerlemelerden sonra bir şey daha ekledim; O'nunla hep yanyana, birbirimize sımsıkı sarılmış olmalıydık.
Son buluşmamızdaki pastanede sipariş ettiği o tatlı ile başlamıştı herşey. Garson toprak bir kap içerisinde getirip bırakmıştı. Üzerinde dumanı tütüyordu. İlk başta utanıp soramadığım için ses etmemiştim. Sonra O, kaşığını daldırıp tatlı tatlı yemeye başlamıştı. Çikolata renkli, kıvamlı bir şeydi. Yalana yuta yiyordu. Bense önümdeki peynirli börekle idare ediyordum. Şaşırmıştım; çünkü hiç sıcak sıcak yenen bir tatlı duymamıştım. Minik pembe elleriyle kaşığının ucuna birazcık alıp bana uzatmıştı. Çok şekerli, biraz acı çikolatalı, süt tadan bir şeydi. Aklıma sütlaç geldi. Fakat değildi. En sevdiği tatlıymış. Daha fazla dayanamamış ve sormuştum... Şaşırmış gözlerini bilmiş ve kocaman kocaman açarak söylemişti: Sufle...
İşte o hafta içi bir fırsatını bulup, tekrar o pastaneye gittim. Garsona utana sıkıla sorup, suflenin esrarını öğrendim. Sonra da bütün gün akşama kadar önümdeki sandığın üzerine konup konup kalkan pabuçları boyarken, Hüseyin Amca'ya vereceğim siparişin planını yaptım.
Lastiğin soğuk ve sert yüzeyi kıçımı ağrıtmaya başlamışken, Hüseyin Amca aksaya topallaya göründü. Hemen ayağa fırladım. Beni görünce şaşırdı. Koşa koşa yanına gittim. Durdu. Cebindeki anahtarlığı çıkarıp bana verdi. Ben gerisin geriye koşarak dükkanın önüne geldim. O yavaş yavaş yaklaşırken, ben kepenklerin asma kilitlerini çoktan açmıştım bile. Kepenkleri birlikte kaldırdık. Sonra camlı demir kapıdan dükkana girdik. O önlüğünü giyerken, ben sobayı ateşledim. Hemen tutuştu. Ellerimi biraz olsun ısıtırken, Hüseyin amca evden getirdiği poşeti tezgahın üzerine açtı. Susamlı ekmek ve beyaz peynir kalıbını gazete kağıdının üzerine koydu. Bir kaç lokma atıştırdım ama daha fazla bekleyecek sabrım kalmamıştı. Bir bardak çay iç de öyle git falan dedi ama baktı ki duracak değilim; dükkanın arka tarafında geçti ve az sonra da kucağında siparişimle geldi.
Yaptığım hiç bir şirinlik yetmedi ve Hüseyin amca cebimdeki son kuruşu alana kadar siparişimi vermeye razı olmadı. Bunun özel bir iş olduğunu, kendisini çok uğraştırdığını, şeker pembe boyasını özel seçtiğini, ömürlük kullanacağımı ve daha bir sürü şeyi anlattı topal ihtiyar... Eski bir mahpus kaçkını olduğunu bilmesem, çirkeflik yapardım. Fakat doğrusu korktum ve yediğim iki lokma peynirle ekmeğin de hatırına, daha fazla sesimi çıkartmadım ve bütün paramı tezgahın üzerine boşalttım. Neyse ki başka param olmadığına ikna oldu da, hediyemi kucakladığım gibi kendimi dışarı attım.
Esaretin ne tür bir şey olduğunu bilmiyorum fakat özgürlüğün ne olduğunu biliyordum. Özgürlük işte buydu; koşa koşa sevdiğime gitmek... Hürriyet buydu; babamın kara kara kitaplarında okuduğu şairlerin, yazarların bir türlü anlatıp duramadıkları şey, işte buydu: Çelimsiz bir tay gibi acemi ama azimli adımlarla koşmak, yarime koşmak... Kucağımda hediyemle o sokaklarda nasıl koştum, ağzımdan buhar çıka çıka yokuş merdivenleri birer ikişer nasıl çıktım, çöplüğü nasıl terkedip büyük bulvara ulaştım, hatırlamıyorum...
Karşımda ışıl ışıl vitrinleri ve yaklaşan yılbaşının iyice renklendirdiği camekanları gördüğümde nefes nefese kalmıştım. Kaldırıma oturup biraz dinlenmek istedim ve olduğum yere çöktüm. Atkımı da azıcık gevşettim çünkü terlemiştim. Hediyemi dizlerimin üzerine aldım ve incelemeye başladım. Sahiden de tam anlattığım gibi yapmıştı. Kapağını aralayıp camına baktım; sağlam görünüyordu. Alt tablasını kontrol ettim; ölçüsü tam gibiydi. Derecesi de fiyakalıydı. Bir tek eksiğim kalmıştı, onu da birazdan halledecektim. Çok param olunca yapacağım şeyler listesine üçüncü bir şey daha ekledim o an; bunun iyice koskocamanından bir tane yaptırıp, O'nunla beraber yaşayacağımız eve koymalıydım....
Ah aptal kafam... Buluşmamıza çok az kalmıştı ve ben hala oyalanıyordum. Hemen ayaklandım ve caddenin karşısına geçtim. Bir kaç blok mesafeyi koşar adımlarla yürüyerek pastaneye yetiştim. Garson beni biraz akça pak ve temiz görünce tanımadı. Lakin sonra hatırlayınca uzun pasta tezgahının arkasına geçip kayboldu. Ben de masalardan birine iliştim. Dakikalar nasıl geçti, bilmiyorum. Dükkana girenler, çıkanlar, sabahın o saatleri börekler ve sıcak sütlerle kahvaltı yapanlar arasında, midem guruldaya guruldaya ne kadar bekledim, onu da bilmiyorum. Derken garson, bir elindeki toprak kasede sufle ve diğer elindeki maşada kor köz duran kömürle masaya geldi. Hemen hediyemin kapağını açıp, dumanı tüten kaseyi içine koyduk. Cam kapağı kapattık. Sonra da alt tablayı çekerek korları yerleştirdik ve geri itip yerine oturttuk. Derece hemen oynadı. Ve bir iki dakika sonra da tam ısısını bulup sabitlendi. 'Sakın unutma, ısı kırk derece civarı kalmalı, tamam mı genç adam...' diyerek, sufle ve kömür için bir hafta boyu her sabah pabuçlarını boyamaya söz verdiğim garson gitti.
Oturduğum masanın pencereye yakın kenarına yanaşıp beklemeye başladım. Önümü çözdüm, atkımı çıkardım. Ellerime baktım; kupkuru olmuşlardı. Parmak uçlarımda ve tırnaklarımın arasında sabah gözümden kaçmış olan boya lekelerini ovaladım.Yerimde duramıyordum. Bir gözüm sürekli derecedeydi. Sevdam birazdan gelecek, uzun sarı saçlarını savurup sandalyeye oturacak, hemen bacak bacak üstüne atacak ve kaşımın üstüne üstüne bakıp, beni benden edecekti. Sonra ben cam kapağı aralayıp toprak kaseyi O'nun önüne koyacaktım. Mırıl mırıl bir kedi yavrusu gibi yalana yalana suflesini yerken, ben de O'nu seyredecektim. E, sonrası da artık hediyemi evine götürecek, canı ne vakit ılık ılık sufle çekse, babası tablaya bir iki parça köz atacak ve yarim de suflesini istediği sıcaklıkta yiyebilecekti.
Dükkandaki börek kokusu ve sıcak midemi iyice azdırdı.Yutkunmaya başladım. Gözüm her an derecede ve hafifçe buğulanmış camdan görünen sufle kasesindeydi... Geç kalmıştı. Dışarısı çok soğuktu, üşümüş olmalıydı. Bense sıcacık pastanede oturmuş, O'nu bekliyordum. Kendime çok kızdım ve camdan dışarı bakıp O'nun yolunu gözlerken, büyüyüp çok param olduğunda yapacağım şeyler listesine bir şey daha ekledim: O'nun için güzel ve konforlu bir otomobil almalıydım. Nereye giderse gitsin, O'nu hiç üşütmeden götürmeliydim...
Garson elinde bir bardak çay ve simit getirip masaya bıraktı. Sonra bana göz kırpıp gitti. Hemen çaya uzanıp karıştırırken ve simidi bölüp ağzıma atmışken durdum. Kendimden utandım. Çay bardağını itip ağzımdaki lokmayı mecburen yuttuktan sonra, kalanına el bile sürmedim. O bu soğukta dışarıda iken, ben bu sıcak yerde, bir de karnımı doyurup keyif çatamazdım. Nasıl olsa birazdan gelecekti. O sıcak suflesini yerken, ben de simidin kalanını yer ve çayımı içerdim.
...
Gelmedi... Öğlene kadar o masada, öylece bekledim. Derece düştü, düştü, soğudu. İçindeki sufle soğudu, masamdaki